Warning: "continue" targeting switch is equivalent to "break". Did you mean to use "continue 2"? in /home/felsefeatlasi/public_html/wp-includes/pomo/plural-forms.php on line 210
Thomas S. Kuhn (1922-1996) | Felsefe Atlası
Navigation Menu
Thomas S. Kuhn (1922-1996)

Thomas S. Kuhn (1922-1996)

Thomas S. Kuhn (1922-1996)

(18 Temmuz 1922-17 Haziran 1996)

(Doğum: Cincinnati, Ohio, ABD – Ölüm: Cambridge, Massachusetts, ABD)

Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitapta, Thomas Kuhn, eserinin hemen başında, bir yandan geçmişten bu yana toplumlarda yerleşmiş olan bilim imgesinin neden hatalı olduğunu açıklamaya çalışmakta diğer yandan da kendi bilim imajına dair ipuçlarını daha
sözünün başında belli etmektedir:

thomas kuhn kitap ile ilgili görsel sonucu
“Tarih, yalnızca bir zaman dizimi ve anlatı deposu olarak görülmediği takdirde, şu
anda bize egemen olan bilim imgesinde esaslı bir dönüşüme yol açabilir. Bu imgenin bizzat bilim adamla için bile şimdiye kadar hemen hemen tek kaynağı olan tamamlanabilmiş bilimsel başarıların incelenmesi, ya klasik yapılarda yer aldıkları biçimde ya da, daha yakın bir zamandan beri, yeni kuşak bilim adamlarına mesleğin öğretildiği ders kitaplarında kaydedildikleri biçimde olasıdır. Hâlbuki bu tür kitapların amacı, kaçınılmaz olarak iknaya yönelik ve pedagojiktir. Bir ulusun kültürü hakkında turist broşürlerinden yahut dil öğrenilen metinlerden ne kadar fikir edinebilirsek, bu kitaplardan çıkartılacak bir bilim kavramı da, onları üretmiş olan asıl çabayı o kadar yansıtabilir. Elinizdeki denemede bu tür kitapların bizi ne gibi temel noktalarda yanılgıya sürüklediğini göstermeye çalıştık. Amaçlanan, tarihin doğrudan doğruya araştırma faaliyetini kaydetmesinden doğabilecek oldukça farklı bilim kavramını ana hatlarıyla çizmektir.” (Kuhn, 1995: 59).

Bu satırlarla Thomas Kuhn’un kastettiği şey, objektiflik ve mutlaklık isnat edilen bilimin
öğretilmeye çalıştığı ders kitaplarının neyin ne olduğunu açıklamaya çalışmaktan ziyade neyin ne olması gerektiğini bilim insanlarına dikte etmeye çalışan aygıtlar olduğudur. Bu bağlamda Thomas Kuhn’a göre bu ders kitapları; objektif, önyargısız, eleştiri kabul eden bir bilim vaadinden ziyade bu yapıtları üreten insanların bireysel çabalarını ve öznel perspektiflerini açığa çıkarmaktadır. Buradan çıkarabileceğimiz sonuç, bilimin varlık hakkında -kaçınılmaz olarak- doğru bilgiler veren bir yapıda olmasından ziyade inanç ve kültür gibi farklı değişkenlerle manipüle edilmeye müsait bir yapıda olmasıdır.
Thomas Kuh’un bu ders kitaplarından öğrenilecek bilimi bir ulusun kültürü hakkında bilgi veren turist broşürlerine benzetmesi de bu sebepledir. Çünkü bir turist broşürü de bir ulusun kültürünü doğru bir şekilde aktaramayacak kadar yüzeysel, dar ve özneldir.
Bu eleştirisinin ardından Thomas Kuhn bilim tarihçilerine iki kritik misyon yüklemiştir (Kuhn, 1995: 60). Bunlardan ilki keşfedilen yasaların veya icat edilen kuramların veya ispatlanan olguların kim tarafından hangi zaman diliminde gereçkleştirildiğidir. İkincisi ise
modern bilim yapısının oluşmasını engellemiş, geciktirmiş veya birikmesini önlemiş olan bilim dışı öğelerin betimlenmesi ve açıklanmasıdır. Çünkü bilimsel olanın ne olduğunu belirlemek için bilim dışı olan öğelerin sınıflandırılarak tanımının yapılması ve bilimsel olandan ayrı bir köşeye bırakılması gerekmektedir.

2.1. Paradigma
Daha önceden de belirttiğimiz gibi Thomas Kuhn’un bilim tarihinde ortaya koyduğu perspektif; modernist, pozitivist ve olgucu bilim anlayışına bir anlamda karşı çıkış; bir anlamda da bu bilim anlayışına karşı bir alternatif üretme çabasıdır. Bu yönde ilerlerkenThomas
Kuhn’un dayandığı temel argümanlardan biri,bilimsel gelişmenin çizgisel ve kümülatif bir sürece dayanmadığı iddiasıdır. Ona göre bilimsel ilerme çizgisel bir yönde değil kökten değişim ve kopmalarla kendisini göstermektedir. Bu kökten değişim ve kopmaların
sebebi de bilimsel devrimlerin sebep olduğu paradigma değişimleridir. T. Kuhn’a göre bu bilimsel devrimlerin oluşmasıyla beraber bir paradigma yerini diğer paradigmaya bırakır.Bu noktada paradigma kavramını daha detaylı bir şekilde açıklayabiliriz. Thomas
Kuhn, paradigma kavramını kullanırken hem yerleşik tanımından hem de bu yerleşik tanımı içerisindeki işlevinden bahsetmektedir. Bu bağlamda, paradigma bir model veya örnektir. Bu tanımdaki işleviyle paradigma kendisinden hareket edilerek kendisi yerine
kullanılabilecek sayısız örneğin üretilmesini sağlamaktadır. Ancak, Kuhn’a göre bilimdeki kullanımıyla paradigma kavramı bir türetim kalıbı olmaktan ziyade –hukuktaki gibikoşulların  zorlaşması ve farklılaşmasına rağmen esnetilebilen bir model gibidir. Burdan
hareketle paradigmayı sayısız veya sınırlı sayıdaki özel durumu kendi alt başlıkları olarak tanımında içerebilen genel bir açıklama ve tanımlama birimi olarak tarif edebiliriz. Bu tanımına rağmen, Kuhn’a göre, bir paradigma ortaya çıktığı dönemde açıklayıcılık ve
içerik olarak mutlak bir kesinlik taşımayacaktır. Burada, mutlak kesinliği taşımamasına rağmen paradigmayı ayakta tutacak olan şey bilimsel bir devrimle kesilmediği veya değişmediği sürece- verili koşullarda ortaya çıkabilecek sorunlara bir çözüm umudu sunmasıdır.
Mutlak bir kesinlik taşımadığı sürece, bir paradigma ilgili olduğu özel bir koşulu açıklayamama ihtimaline sahip olduğu gibi açıkladığını iddia ettiği özel durumda dagerçeğe isabet edememe ihtimaline sahiptir. Bu bakımdan paradigmanın kanımızca en
önemli özelliği, en hayati sorunlar üzerine, kendisine rakip olan açıklama ve tanımlama modellerine göre daha başarılı ve tutarlı açıklamalar yapabilmesidir (Kabadayı, 2011:  141). Örneğin, Aristotelesçi evren görüşünün en temel konularda yaptığı hatalı açıklamalara rağmen (Dünya’nın evrenin merkezinde olduğu iddiası) skolastik periyotta güçlü bir şekilde egemen oluşunun sebebi de mevcut koşullara göre tutatlı ve tatmin edici bir sistemi içermesidir. Aslında bir paradigmanın ortaya çıkışının ve mevcut kültürel-sosyal atmosferle beslenip rakip açıklama ve tanımlama modellerine karşı galip gelişinin en önemli örneklerinden biri Aristotelesçi evren görüşüdür. Çünkü ortaçağdaki yoğun dini atmosfer doğanın açıklanma biçiminin mekanik bir yolla yapılmasına engel bir durum
taşımaktaydı. Bundan dolayı, varlığın açıklanma biçiminde bir yaratıcının veya bir ilk nedenin varlığını bir önkabul olarak taşıyan bir sistem, her halükarda, materyalist ve determinist bir açıklama biçimine karşı galip gelirdi. Bundan dolayı, varlığı ve doğayı
teleolojik bir yolla açıklayarak cansız olan maddeye bir anlam katan Aristotelesçi açıklama biçimi mevcut siyasal otorite olan kiliseler tarafından da yoğunlukla kabul görerek uzunca bir süre egemen olmuştur.

Bunun dışında, T. Kuhn’a göre evreni anlamıza ve tanımlamamıza yarayan bir ilk paradigma oluştuktan sonra mevcut bir paradigmaya sahip olmadan araştırma yapılması  imkansızdır (Kuhn, 1995: 143). Çünkü, Thomas Kuhn’a göre, bir paradigmanın terkedilmesiyle
diğer paradigmanın eskisinin yerini alması eşzamanlı gelişmiyor ise bu adeta paradigmayı değil bilimi terketmekdir. Bu noktada T. Kuhn, paradigmanın araçsal işlevini vurgulamaktadır. Çünkü paradigma bir açıklama, tanımlama ve çözümleme modeli
olduğu müddetçe, bir paradigma olmadan kendi içerisinde birçok çeşitlilik ve birçok özel durum barındıran evreni açıklamaya girişmek imkansızdır. Bunun yanısıra bir paradigma çizdiği yol itibariyle mensubu olan bilim adamının işini kolaylaştırır. Paradigmanın bu
araçsal yönü bilim adamının hareket edeceği noktayı belirleyerek bilim adamını her defasında bir işi en başından ele alma zahmetinden kurtarır. Örneğin, bir paradigmanın hangi deneylerin yapılıp hangi deneylerin yapılmaması gerektiğini belirtmesi bilim adamının
işini kolaylaştıran durumlardan biridir (Güzel, 2010: 155).

2.2. Olağan Bilim
Thomas Kuhn’a göre paradigmanın ortaya çıkışı ve başarısı ilgili bilim adamlarını ‘’olağan bilim’’ diye adlandırılan sürece sokmaktadır. Bu süreç paradigmaya olan bağlılığın başladığı ve arttığı dönemdir. Thomas Kuhn’a göre bilim adamları bu dönemde, doğayı adeta, paradigmanın sağlayıp hazırladığı ve çok az değiştirilme olanağı bulunan bir kutuya yerleştirilmiş bir halde görmektedir (Kuhn, 1995: 83). Ona göre bu dönemde bilim adamlarının asıl amacı yeni kuramlar yaratmak veya ispat etmek değil, aksine başka bilim adamlarınca yaratılan kuramlara karşı negatif bir tutumla yaklaşmaktır. Çünkü paradigmaya duyulan güven ve artan bağlılık bunu gerektirmektedir. O halde, olağan bilim dediğimiz kavram paradigmaya duyulan güvenin başlaması ve paradigmaya artan
bağlılıkla birlikte ortaya çıkmaktadır. Bu noktadan bakıldığında, olağan bilim dönemini, paradigmanın başlattığı ve içerisinde bulundurduğu bir süreç olarak adlandırabiliriz. Bu yüzden, olağan bilim dönemi paradigma’yla beraber ilerleyen bir yapıdadır. Çünkü,
olağan bilim sürecinde ortaya çıkabilecek olan sorunlar paradigmal çerçeve içerisinde yanıtlanmaya çalışılır ve çözülemezse dahi bir anlam verilmeye çalışılır. Olağan bilim döneminin diğer bir yönü ise üzerine çalışılan, yoğunlaşılan alanın çok sınırlı olmasıdır.
Bilim insanları bu dönemde daha dar bir alana odaklanmaktadırlar. Bu aslında bilim-dışı veya bilim karşıtı bir tutum olarak görünse de Thomas Kuhn’a göre bu tutum bilimin gelişimi açısından gereklidir (Kuhn, 1995:83). Çünkü üzerine çalışılan, odaklanılan alanın
dar ve sınırlı oluşu o alanla ilgili daha derin ve ayrıntılı bir bilgi birikimini olanaklı kılar. Daha önceden de belirttiğimiz üzere, paradigmalar mutlak bir kesinlik taşımadığı için cevap veremedeği, çözümleyemeyeceği sorunlar elbette olacaktır. Burada, paradigmayı
ayakta tutacak olan şey çözemediği sorunların sayısının zamanla orantılandığı zaman yukarı doğru çıkan bir çizgide artmamasıdır. Çünkü olağan bilim sürecinde cevabı verilemeyen soruların/sorunların artması çelişkiye –T. Kuhn’un deyimiyle- anomaliye sebep
olur. Çelişkilerin artması hem paradigmaya duyulan güvenin azalmasına hem de yeni arayışlara sebep olur. Bu girilen yeni dönemin adı isebunalım sürecidir. Bunalım döneminde ortaya çıkan yeni çözümleme arayışları ‘’olağan bilim dönemi’’nden bir kopuş
olduğundan olağan bilim dönemi sona erer. Bu bağlamda söyleyebileceğimiz şey,olağan bilim döneminin paradigma’nın içinde başlayıp paradigma yıkılmadan önce son bulduğudur. Dolayısıyla, paradigma olağan bilim dönemini tam olarak kapsamaktadır.

2.3. Bunalım Süreci
Bunalım süreci ise eski paradigmanın yanıt veremeyişi ile yeni paradigmanın oturtulmaya çalışıldığı dönemdir. Bunalım, bir anlamda yeni kuramların ortaya çıkması için bir önkoşuldur. Çünkü mevcut paradigmanın ortaya çıkan sorunlara düzenli olarak yanıt
verdiği durumlarda ortada bir çelişki yoktur ve dolayısıyla ortada bir bunalım dönemi de yoktur (Kuhn, 1995:141). T. Kuhn’a göre, bunalım döneminde bilim adamının paradigmaya duyduğu güven azalsa da, aykırı örneklerle karşılaşılsa da,mevcut paradigmanın
terk edilmesi kolay olmamaktadır.Bununla birlikte, Kuhn’a göre karşı örneklerin olmadığı bir olağan dönem de mevcut değildir (Kuhn, 1995:141). Bundan dolayı olağan dönemi bunalım döneminden ayırteden şeyler olağan dönemin hiçbir aykırılık barındırmaması değil sadece ortaya çıkan çelişkilere vereceği cevapların zayıflaması ve tutarlılığın azalmasıdır.

Anomalilerle karşılaşan bilim adamının ilk çabası mevcut paradigmaya ait olan kuramları karıştırarak çelişkiyi giderecek bir çözüm bulmasıdır. Bu adeta yırtılan bir elbiseye bir yama yaparakveya bozulan bir makinayı tamir ederek yeniden kullanmaya
devam etme çabasıdır. Çünkü mevcut paradigmayı ayakta tutma çabası vardır. Mevcut paradigmayı ayakta tutmayaçalışma sebeplerinden başlıcası, olası bütün sorunlara çözüm getirme iddiasında bulunan paradigmaların yeniliklere, farklılıklara kapalı olacak
biçimde taşıdığı dogmatik karakterdir. Çünkü mevcut paradigmayla evreni, olguları ve kendisini anlamlandırmış olan bir bilim adamı için -veya sıradan bir insan için- kökten bir değişim oldukça zordur. Aristotelesçi paradigma ile Kopernikçi paradigma arasındaki evrenin merkezi üzerine olan farklılık ve sonradan gelenin öncekini ortadan kaldırmasıyla oluşan paradigmal değişimin felsefe ve bilim tarihinde yarattığı etki, duyusal verilerden hareketle Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğüne inanmış olan herhangi bir insan için
de oldukça çarpıcı olmuştur. Özetle, mevcut paradigmanın sunduğu çerçevede çözümlenemeyen sorunların bilim adamını yeni arayışlara sürükleyecek kadar çoğalması bunalım dönemini meydana getirir. Bunalım döneminin ardından da mevcut paradigma terkedilip yeni bir paradigma benimsenir (Demir, 2012:92).

3. Sonuç
Sonuç olarak söylemek gerekirse, bilimsel ilerlememin düz ve kümülatif bir çizgide devam ettiğini reddedip bilimsel gelişmenin ancak bilimsel devrimlerle mümkün olduğunu iddia eden T. Kuhn, bizzat kendi bilim perspektifiyle bilim tarihinde ve bilim felsefesinde
bir devrime imza atmıştır. Bu devrimsel yaklaşımı, bilimsel süreci ve bu sürecin sonuçlarını adeta mitleştirerek bilimi, tartışma götürmez, nesnel bir yapı olarak tanımlayan 20. Yüzyıl’ın olgucu bilimsel yaklaşımını temelden sarsmıştır. Ona göre toplumsal
koşullar, sosyo-kültürel yapı, inançlar ve önyargılar bilimsel sürecin içerisinde bulunan bilim adamlarının bilimsel perspektifini önemli oranda şekillendirmektedir. Bilimsel sürecin farklı koşullarla şekillenmesi durumu da bilimsel süreçle elde edilen,objektif ve
değişmez sanılansonuçların mutlaklığını tartışılır hale getirmektedir. Bu sebeplerden dolayı bilim adamlarının bilimsel perspektifini şekillendiren etmenler değiştiği müddetçe mutlak olduğu varsayılan sonuçlar da değişecektir. Bu durumdan dolayı, Thomas Kuhn’a
göre, bilim tarihçisine düşen görev sonuçlarından ziyade sonuçlara giden süreci irdelemektir. Ona göre bu sonuçlara giden süreç mevcut paradigmayla şekillenmektedir. Paradigma’yı, belirli bir dönemde, belirli bir bilimsel çevrede hakim olan rakip açıklama ve
tanımlama birimlerine karşı galip gelen bir açıklama ve tanımlama modeli olarak gören Thomas Kuhn’a göre paradigmalar bilimsel devrimlerle değişmektedir. Thomas Kuhn’a göre bilim tarihi de bu tarz devrimlerle ve paradigma değişimleriyle doludur. Bu sebeple
bilimsel ilerleme düz ve kümülatif bir çizgiyle değil kesintilerle ve kökten değişimlerle sağlanmaktadır. Çünkü paradigma değişimleri önceden inanılan ve mutlak olduğu kabul edilen teorilerin terk edilmesini mecbur kılmaktadır. Thomas Kuhn’un paradigma kavramını kullanarak ortaya koyduğu perspektife bakıldığı zaman hem tarihsel gerçekler üzerinden hem de bilginin doğası üzerinden kendisine
katılmak gayet mümkündür. Tarihsel olarak bakıldığı vakit, belli bir zaman dilimde sarsılmaz bir şekilde inanılan bilimsel doğruların gerçekle uyuşmadığı tarihin ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Örneğin insanlar uzun bir süre boyunca Dünya’nın evrenin
merkezinde olduğu kanısıyla yaşamıştır. Bu sonradan Kopernik’in bulgularıyla çürütülmüş bir iddiadır. Bu iki farklı bilgi birbirini tamamlayan değil birbirini çürüten bilgilerdir. Yani, ortada, Thomas Kuhn’un vurguladığı gibi kökten bir değişim vardır. Bilginin doğası üzerinden bakıldığı vakit görülen şudur ki insan bilgisinin sınırları yoktur. Bilginin sınırları olmadığı için henüz bilmediğimiz şeylerin bildiğimiz şeylere oranla katbekat daha fazla olduğunu iddia edebiliriz. Öte yandan evrende mutlak bir determinizmin olmayışı ve belirlenmemişliğin belirlenmişliğe oranla daha fazla olduğu ortadadır (Arslan, 2014: 191). Çünkü bilimde cevabı bulunmayan soruların giderek arttığı görülmektedir.

Soruların giderek artması da mevcut paradigmaların sallanmasına ve yeni paradigma arayışlarına davetiye çıkartmaktadır. O halde sonradan bileceğimiz, öğreneceğimiz şeylerin mevcut bilgilerimizle kökten farklılıklar taşıdığına şahit olmamız yüksek bir ihtimaldir. Bundan dolayı hiçbir paradigmanın sonsuz bir şekilde hüküm süreceğini iddia edemeyiz, çünkü yeni öğrendiklerimizle ve değişen koşullarla doğayı açıklama ve tanımlama şeklimiz muhakkak ki değişecektir. Bütün bu sebeplerle, Thomas Kuhn’un ortaya koyduğu
tutarlı ve tatmin edici perspektifiyle bilim tarihine güçlü bir damga vurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Thomas Kuhn’un Bilim Anlayışı Üzerine -Abdurrahman DENKTAŞ