Warning: "continue" targeting switch is equivalent to "break". Did you mean to use "continue 2"? in /home/felsefeatlasi/public_html/wp-includes/pomo/plural-forms.php on line 210
Takeyettin Mengüşoğlu (1905-1984) | Felsefe Atlası
Navigation Menu
Takeyettin Mengüşoğlu (1905-1984)

Takeyettin Mengüşoğlu (1905-1984)

Takeyettin Mengüşoğlu (1905-1984)

Doğum: Hekimhan, Malatya- Ölüm: İstanbul

 Türkiye’de felsefenin kurucu isimlerinden biridir. 1928 yılında Sivas Lisesi’ni bitirdi. Aynı yıl Avrupa’da eğitim göreceklerin katıldığı sınavda başarılı olarak Almanya’ya gitti. Nicolai Hartmann’ın yanında çalışırken aynı zamanda psikolog Prof. Köhler, diğer bir mantıkçı olan Prof. Maier, kültür felsefecisi Prof. Spranger’in derslerini takip etti. Yoğunluk olarak Hartmann’ın sahası olan, mantık, bilgi teorisi, tarih felsefesi, etik ve tabiat felsefesi konularında çalıştı. Fizyoloji, bilgi teorisi için gerekli görülen Felsefe doktorası” için zorunlu olan Latinceyi buna ek olarak Grekçe’yi de öğrendi. 1937 yılında, “Husserl ve Scheler’de Bilginin Hududu” adlı doktora çalışmasını tamamlamıştır. Bu çalışma Berlin Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır. Aynı yıl Umumi Felsefe ve Mantık asistanı olarak İÜ Edebiyat Fakültesi’ne girmiştir. 1942 yılında “Nicolai Hartmann’ın 20. Asır Felsefesi’ndeki Yeri” adlı çalışmasıyla doçent olmuştur. 1953 yılında profesör olmuş ve Sistematik Felsefe Kürsüsü’nün başına geçmiştir. 1961-62 yıllarında Tubingen Üniversitesi’nde misafir professör olarak çalışmıştır. 1968 yılında Sistematik Felsefe ve Mantık Kürsüsü’nü kurmuştur.

Takiyettin Mengüşoğlu’nun “insan feinsan felsefesi kitap ile ilgili görsel sonuculsefesi” alanındaki araş­tırmaları, 1944 yılında, İstanbul Üniversitesi’nde verdiği “Felsefi Antropoloji” dersleri ile başladı; altmışlı yıllarda AlmanÜniversitelerinde yaptığı derslerle sürdü; ve yetmişli yıllara kadar aralıksız devam etti. Mengüşoğlu “insan”ı incelemeye biyoloji alanındaki araştırmalarıyla başladı. Çalışmalarına nasıl başladığını kendisi şöyle anlatıyor;

“Başlangıçta derslerimizde biyolojik teoriler ele alındı. Özellikle vitalist biyolojinin kurucusu Hans Driesch’in, mekanist biyolojinin önemli bir temsilcisi olan Max Hartmann’ın düşünceleri tartışıldı. Bundan sonra Danvin’in Türlerin Kökeni adlı yapıtı ele alınarak, memleketimizde ve başka yerlerde birbirine karıştırılan Darvvin’in düşünceleri ile Danvinizm arasındaki başkalık gösterildi. Bu da bizi Uexküll ve Konrad Lorenz ile başlayan davranış biyolojisine götürdü.”

Mengüşoğlu, Uexküll’ ün biyoloji alanındaki araştırmalara getirdiği bütünlükçü gö­rüşten, kendisinin insanı parçalamayan, yaşayan bir bütün, somut bir varlık olarak gören insan felsefesi için yararlanmıştır. Bilindiği gibi, yüzyılımızın başından beri, felsefî ilgi insan araştırmalarına yönelmiş, felsefi düşünme, insanı anlama ve insan felsefesini bağımsız bir disiplin haline getirme çabalarında yoğunlaşmıştır. Bu araştırmalar, biyolojiden, psikolojiden, sosyolojiden; bu alanlardan gelen görüş açılarmdan, ya da kavramlardan kalkarak, insan hakkında, temelli bir görüş ortaya koymaya çalışmışlardır. Ancak bu araştırmalar insana çeşitli açılardan baktıkları için, onu parçalamak zorunda kalmışlar, insanın bütünlüğünü gözden kaçırmışlardır. Bütünlükçü bir görüş getiren sosyal araştırmalar da, insanın varlık bütünlüğü­nü değil, kültürlerdeki çeşitlilik ve anlam bütünlüğünü göz önünde bulundurdular. Takiyettin Mengüşoğlu’nun insan felsefesi bu tek yanlı araştırmalara karşı çıkar. İnsanın bütün bu yanlarının, yani bedeninin, ruhunun, toplumsal hayatının ve yaratmalarının içinde oluşup durduğu insanın somut bütünlü­ğüne dayanan fenomenleri araştırır. Bu fenomenler, insanın bütün yanlarıyla (bedeni, ruhu, kültürü) katıldığı, “olmazsa ol­maz”, “varlık koşullar” vb. betimleme ve çözümlemeler insanın kendi başarılarıdır.

Mengüşoğlu, insan felsefesi alanındaki çalışmalarının gelişmesini şöyle anlatıyor:

“Çalışmalarımız, felsefî antropolojinin bağımsız bir felsefe disiplini olarak ortaya çıkabilmesi için,insanın bütünlüğü ile ya da hiç değilse bir yanı ile otonom bir varlık alanı olarak görülmesinin gerekli olduğunu gösterdiler. Çünkü ancak o zaman antropoloji bir zooloji olmaktan kurtulabilir.Nitekim insan problemleriyle uğraşan Kant ve Scheler de insanı bir yanı ile otonom bir varlık olarak görmüşlerdir. Böylece otonomi problemiyle uğraşmak ilk hedefimiz oldu; ve bu problem Kant ve Scheler’de araştırıldı. Bu araştırmalar insan felsefemize bir hazırlık olmak üzere, önce 1949, ikinci kez de 1969’da Edebiyat Fakültesi Yayınları arasında yayımlandı.Bu kitabı, insanın çeşitli fenomenleriyle ilgili olan kısa yazılar izledi… Böylece antropolojimizin sınırları çizilirken, ortaya atı­lan antropolojik teorilerle hesaplaşmak gerekiyordu. Şimdi asd
önemli problem, yetersizlikleri görülen bu teorilere dayanmadan, yeni bir görüşle insan problemlerini incelemekti. Çünkü bu antropolojik teoriler, ya insanla hayvan arasında bir fark görmüyor ya da insanla hayvan arasında önceden kabul edilen ve belli kavramlara dayanan bir ‘apayrılık’ postulatından hareket ediyorlar. Halbuki bizim çalışmalarımızda, insanla hayvan arasmdaki ‘apayrılık’ kendiliğinden ortaya çıkıyor; böyle bir postulattan değil, bir fenomen temelinden hareket ediliyor. Bu fenomenler öyle fenomenlerdir ki, hiçbir yerde, hiçbir insan toplumunda eksik değildirler. Bundan dolayı bu fenomenlere ‘insanın varlık koşulları’ adı verildi.”

“Bu fenomenlerin çözümlenme ve betimlenmeleri insanın bütünlüğüyle otonom bir varlık olduğunu gösterdiler… İnsan kendisini doğadan koparmış, doğa dışı… bir varlık olmuştur. Gerçi bu insanın otonom olmasını sağlamış, fakat aynı zamanda ona ağır bir yük ve sorumluluklar yüklemiştir. Öte yandan temelini insanın varlık bütünlüğünde bulan bütün insan feno­menleri arasındaki bağm, eylemler ve bu eylemleri yöneten değerler olduğu da, her bölümde kendiliğinden ortaya çıkmıştır.”

Mengüşoğlu’nun üzerinde durduğu ve göstermek istediği başka önemli bir yan da, insanın ruh-beden bütünlüğüdür. “Bu bütünlüğün görülmesine engel olan, eski çağlardan arta kalan,bugün de birçok bilim adamının dayandığı yetenekler psikolojisi ile atomist psikoloji ve özellikle dinden gelen görüşlerdir; insanın biyopsişik bütünlüğünü göstermek için bu engellerle hesaplaşmak gerekti.”

Mengüşoğlu, insan felsefesinin ikinci kitabında “insan ve hayvanın varlık bütününde ortaya çıkan karşıt fenomenleri” ele alır. “Bu karşıt fenomenlerde derine inildikçe, hayvanın olduğu gibi, insanın varlık yapısının da açığa çıktığı, iki varlık arasındaki bambaşkalığın kendiliğinden açıklık kazandığı görülecektir.” “İnsanı araştıran antropolojik görüşlerin hepsi de, araştırma ve teorileri birbirinden ne kadar başka olursa olsun, hayvanla insanı karşılaştırırlar; onlar arasındaki farktan hareket ederler; bu fark ister bir apayrılık, isterse bir derece farkı olarak düşünülmüş olsun. Bu araştırmalarda insan ve hayvan yan yana, iç içe ele alınmakta, fakat problemlerin çözümlenmesinde deneysel araştırmalara, özellikle biyoloji alanında ortaya çı­kan yeni araştırmalara yeteri kadar yer verilmemektedir. Bu teoriler, kurgusal ve öznel düşünceler ileri sürüyorlar ve sanıyorlar ki, bu teorik kavramlarla, hayvanla insan arasındaki başkalık açığa çıkabilecektir. Halbuki hayvanla insan arasında bir birlik ya da başkalık varsa, bunu göstermek ancak bilimsel, deneysel araştırmalarla yapılabilir; yoksa birtakım kavramlarla,‘geist’, ‘eksiklikler varlığı’, ‘kültür’, ‘animal rasyonale’, ‘animal symbolicum’ ya da Danvinizm ile değil.”

“Bu bakımdan biz, hayvan-dünyasında yapılan deneysel araştırmaları antropoloji bakımından değerlendiriyor ve insan ve hayvanın varlık bütününde ortaya çıkan karşıt fenomenlerde bunu göstermek için Uexküll’ün çevre araştırmalarına dayanı­ yoruz.”

Mengüşoğlu, insan araştırmalarında, kontrol edilmesine olanak olmayan fîlogenetik araştırmalara yer vermez, ontogenetik problemlerden kalkar. Bu araştırmaların başka bir özelliği de, felsefede alışılagelen bir “sistem” bir “izm” olmaması, araştırmalara açık kapı bırakmasıdır.
Takiyettin Mengüşoğlu’nun insan görüşüne göre, insanın hem “varlık koşulu” hem de başarıları olan, insanın bilen, inanan, çalışan, değerleri duyan, seven, ideleştiren, önceden gö­ren, isteyen, eğiten-eğitilen ve özgür olan bir varlık olması yanında dil ve disharmoni fenomenleri de onun varlık yapısmın temelinde yer alır. Din ve devlet varlık koşullarının en kökenselidir.İnsan önceden belirlenmemiş, açık bir varlık olarak, bir olanaklar varlığıdır. İnsan, gittikçe doğadan kopan, doğadışı bir varlıktır. Bu bakımdan başarı ve felâketlerinin sorumlusu kendisidir. O, başarı ve başarısızlıklarında, insan olmanın onuru ve sorumluluğunu taşır. Disharmonik varlığında en yüksek olanla en aşağı olanı birleştirir.

İnsan Felsefesi- Giriş