Navigation Menu
Herakleitos (M.Ö 540-480)

Herakleitos (M.Ö 540-480)

Herakleitos (M.Ö 540-480) 

Doğum-Ölüm: Efes, İzmir

Şimdide, yine olasılıkla o şaşırtıcı 6. yüzyılda (tarihler kesin değildir), ve hâlâ Yunanlıların ana yurdunun dışındaki kolonilerinde, bu kez Anadolu’daki İyonya’da, Yunan felsefesinin kurucularından  sayılan ve kimilerinin en derin düşünür olarak gördüğü,
kimilerininse çok karışık ve anlaşılmaz bulduğu bir düşünürle tanışacağız. O zamanlar çok canlı bir kent olan ve içinde eski çağların yedi harikasından biri sayılan İyon tapınağının da bulunduğu Efes’te (Ephessos), İÖ 540 yıllarında, iyi bir ailede, kendisine sonradan «Karanlık» adı takılmış olan Heraklit (Herakleitos) dünyaya geldi. Toplumdan kaçan ve yalnız başına, başına buyruk
yaşamayı seven Heraklit, kendisine özgü değişik düşünceleriyle daha önce gidilmemiş yollar açmıştır.


Düşüncelerini – eski çağda doğayla ilgili yazılara çoğunlukla konan bir başlık olan – «Doğa Üzerine » başlıklı yazısında sergilemiştir. Değişik benzetmeler ve karşılaştırmalar içeren, ince elenip sık dokunarak, çok yalın, öz ve kesin bir dille yazılmış ve bu yüzden de olasılıkla bile bile üstü kapalı ve karanlık bırakılmış anlamlarla dolu bir yazıdır bu. Ondan kalmış olan hiç olmazsa yüzden fazla parçanın böyle karanlık ve gizemli bir havası vardır. Heraklit yaşlanınca toplumla ilişkisini iyice koparmış ve dağlarda ot yiyerek bir kaçınık yaşamı sürmüştür. Olasılıkla o, Batının tanıdığı ilk kaçınık (münzevi)  bilgeydi.Çok şey bilmenin yol açtığı bilgiçliği Heraklit
yerer. “Bu kişiyi geliştirmez, geliştirseydi”, der, kendisinden önceki düşünürlere taş atarak, “Hesiod, Pisagor ve Ksenofanes’in ermiş olmaları gerekirdi. Önemli olan dünyanın gizini saklayan temel düşünceyi bulmaktır.” Heraklit’te de çokluk ötesindeki birlik düşüncesini görmekteyiz. Ancak o, bunu Parmenides gibi hiç değişmeden kalan bir varlık, ve oluşumları, değişimleri
ve varlıkların çokluğunu yalnızca bir aldatmaca, bir yanılgı olarak görmez. O bunun tersini, yani her şeyin yalnızca bir değişim, sürekli bir akış olduğunu da öne sürmez. İşte Heraklit burada, hem sonraki yorumcular hem çağdaşları ve bunlar içinde özellikle, onun düşüncelerini tersyüz ederek öğretisini geliştirmiş olabileceği de sanılan Parmenides tarafından yanlış anlaşılmıştır. Ne var ki Heraklit’in şu sözü söylemiş olduğu da bir gerçektir:
“Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz.” (Çünkü bu arada yeni sular akmış, ve biz de ikinci yıkanışımızda biraz değişmişizdir.) Ve şu ünlü söz: ‘Her şey gelip geçicidir, hiç bir şey kalmaz.” Bu söz ondan kalan metin parçaları içinde bulunmasa da gerek eski kaynaklarda gerek çağımızın felsefecilerince görüş birliğiyle ona yakıştırılmıştır.(18) Heraklit sonsuz değişimin ve zamanın gizini kendi derinliklerinde duymuştu.(19) Ancak onun içgörüsünün yüceliği bu kadarla kalmaz. O, tüm bu sonsuz akışın, değişimin ardındaki birliği, birlik
içindeki düzeni, yani «birlik yasası»nı görmüştü. “Çoklukta birlik ve birlikte çokluk!”(20)

Evrenin yaratılmadığına ve öncesiz zamanlardan beri var olduğuna inanan Heraklit’e göre insanın uyması gereken ilke «Logos» tur. Böyle bir sözcük nasıl çevrilebilir? Söz, kelam, mantıklı söz, mantık, akıl, ilke, yasa yoksa kural mı desek? Belki de bu kavramı soyut bir evren yasası olarak yorumlayabiliriz. Ancak tüm bu yorumların hiç biri kesin olamaz. Çünkü Heraklit kullandığı kavramların
yanlış anlaşılmasının önüne geçmek için hiç bir girişimde bulunmamıştır. Bu bakımdan onun, daha çok, içinden geldiği gibi, doğaçlama düşünceler ortaya attığı ve bir sözcüğün kendisiyle, o sözcüğün gösterdiği şeyi birbirinden ayırmadığı söylenebilir.
Heraklit’in de bir temel varlık, (ya da öğe) arayışı içine girdiği ve sonunda Miletliler gibi havayı, suyu değil de başka bir temel varlığı bulduğunu görüyoruz.  Heraklit, sonsuz yasaya uygun olarak, evrendeki karşıtlıklar ve kızgınlıklar keskinleşince duruma göre, parlayarak güçlenen ve sonra sönükleşen, derinliklerdeki «ateş»ten söz ediyor. Bu ateşi, bizim dar ya da geniş anlamda anladığımız ateş olarak değil de, olasılıkla derinliklerimizdeki güç ya da enerji olarak yorumlamamız gerekecek. Heraklit’in,
bu ateşi aynı zamanda Tanrıya benzetmesi ve insan ruhunun da bu ateşin bir parçası olduğunu söylemiş olması bu yorumu güçlendiriyor. Bu derinliklerdeki güçle (enerjiyle) aralıksız olarak çoklukları yaratan bu yüce yasa, «karşıtlıkların
birliği»ni içinde barındırır. Gelişim, karşıt güçlerin karşılıklı oynaşmasıyla olur. “Tanrı ise, hem gecedir hem gündüzdür, hem yazdır hem güzdür, hem savaştır hem barıştır, hem bolluktur hem darlıktır.” Düşüncenin düşünceyle, insanın insanla, erkeğin kadınla, sınıfların sınıflarla, halkların halklarla savaşı, evrenin uyumlu bütünlüğünü sağlar. Bunun için savaş, çatışma, her şeyin başı, anasıdır. Her nesne var olabilmek için karşıtına gereksinim duyar. “Çatıştıkça, ayrılmaya çalıştıkça daha derin bir anlamda birleştiklerini, bir yaylı çalgının yayıyla telleri gibi uyum içinde bütünleştiklerini anlayamıyorlar.”(21) Bunun için her türlü savaşa bir son verip, sonsuz barışı kurmayı özleyenlerin çabaları gerçeğin özünü göremeyen boş çabalardır. Çünkü yaratıcı gerilimler sona erer ve durgunluk başlarsa ölüm gelir. Bunun için bir insanın elde edebileceklerinin tümünü elde etmesi, bütün istediklerine kavuşması güzel bir şey değildir. Çünkü sağlığı değerli yapan hastalıktır, kötülükle ölçüldüğünde iyiliğin değeri anlaşılır, açlık çekilirse doymanın ne olduğu bilinir, yorgunluk olmadan  dinlenmenin tadına varılamaz. Karşıtlıkların birbirini gerektirmesi ve birbirleriyle bir arada bir bütün olması düşüncesini ve böylelikle, bugüne dek oluşumun gizini çözmeye çalışan en başarılı açıklama diye nitelenen diyalektik  gelişme öğretisinin ilk modelini ortaya atmış olan Heraklit’in bu düşüncelerinin, ölümünden binlerce yıl sonra, Hegel’de ve Marxçıların «Diyalektik Maddeciliği»nde (dialektischer Materialismus) yeniden dirildiğini görüyoruz. (Bu arada, diyalektik kavramının iki ayrı anlamda kullanılabileceğini belirtmeliyiz:

Eski Yunanlıların anladığı ilk biçimiyle diyalektik, bir düşüncenin karşılıklı tartışma sonunda kanıtlanması sanatıdır, – bu sözcük Yunanca tartışma, söyleşme, sözcüğünden türemiştir. Çağımızda ise diyalektik denince, bir gelişim, bir oluşum sürecini başlatan çelişik ilişkilerin, güçlerin karşılıklı çatışma, uzlaşma sonucu başka bir bağlamda yeniden dengelenmesi ve yenilenmesi
sürecini açıklayan bir evrim öğretisi akla gelir. – Bu durumda diyalektiğin kişiler (filozoflar) arasındaki
tartışma ya da çekişmeden, nesneler, güçler arasındaki tartışma ya da çatışmaya dönüştüğü anlaşılıyor.)

«Logos»u, özgürce, insanı da içine alan «evrendeki her şeye egemen akıl» diye yorumlayabilirsek ruhun ölümden sonra “karanlıkta sönen bir ışık gibi” sönerek ona döndüğünü söyleyen Heraklit’in çok tanrılı Yunan inanç dünyasından uzaklaşarak
içinde her şeyi barındıran ve tüm karşıtlıkların kalktığı tek bir Tanrı düşüncesine ulaşmış olduğunu ileri sürebiliriz. Heraklit bu adımı bilinçli olarak atmamış olsa bile onun şu sözü bu yönde ilerlemiş olduğunu gösterir: «Tanrı için her şey iyi ve doğrudur.
insanlar birine doğru, birine yanlış, birine kötü, birine iyi derler.” “Ben kendi kendimi aradım”, diyerek kendisinden
övünerek söz eden Heraklit, kendisinden önceki düşünürler gibi yalnız insanın derinliklerini araştırmakla kalmamış, insanı ve insan davranışlarını varoluşun derin anlamı içindeki yerine oturtmaya da çalışmıştır. (22)

Heraklit’ten sonra Yunan düşüncesi böylesi bir enginliğe ve derinliğe ancak Platon ve Aristo’yla yeniden ulaşabilmiştir. Heraklit’in önemi bir akımın öncüsü olmasından değil – böyle bir akım da bir zamanlar varmış – günümüze dek süren etkisinden
bellidir. Onun ortaya attığı «Logos» kavramı Hıristiyan din biliminin önemli kavramlarından biri olmuştur. Onun «karşıtlıkların birliği» öğretisinin Hegel’de yeniden ele alındığına değinmiştik. Herbert Spencer’in ortaya attığı gelişim öğretisinde de
Heraklit’i anımsatan pek çok yan bulunmaktadır. Heraklit’in savaşı her şeyin başı olarak gören düşüncesi Nietzsche ve Darwin de yeniden belirir. Koyu, gizemli karanlıklar ardında gizlenmiş olan bu düşünürden felsefe tarihine kalan metin parçalan, hâlâ tam olarak ortaya çıkmamış, kökü çok eski ve derin bir bilgeliğin özünü akıtan kesik damarlar gibi durmaktadır.

İLKÇAĞ FELSEFESİ HİNT ÇİN YUNAN-  H . J . STÖRİG