Navigation Menu
Hegel (1770-1831)

Hegel (1770-1831)

Georg Wilhelm Friedrich Hegel
27 Ağustos 1770- 4 Kasım 1831
Doğum: Stuttgart Almanya- Ölüm:Berlin, Almanya

Bundan ik i yüz yıl önce — 27 Ağustos 1770, Stuttgart’ta — doğ­muş olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel, daha yaşadığı sıralarda
da, ölümünden hemen sonraki zamanda da çağının felsefe ve bilimini —pek tabiî olarak özellikle Almanya’da— çok büyük ölçüde etkilemiştir. Bu büyük etkiye, daha Hegel’in yaşadığı günlerde, genç Schopenhauer boşuna karşı çıkmayı denemiştir: Schopenhauer Berlin Üniversitesinde derslerini, bütün ömrü boyunca baş hasmı saydığı Hegel’in dersleriyle bile bile aynı saatlere koymuş; ama boş sı­ ralar önünde konuşmak zorunda kalmış sonunda; derslerine topu topu dokuz kişi gelmiş. Hegel’in ölümünden on yıl sonra da, 1841
yılında, devrin romantik Prusya Kiralı IV. Friedrich Wilhelm, Hegel’in rasyonalizmine, Özellikle de hegelciliğin sol kanadına bir karşı
ağırlık olur umuduyla, romantizmin filozofu Schelling’i Berlin Üniversitesine çağırmıştır. Ama bütün umutlar boşa çıkmış, Schelling
Berlin’de hiç bir yankı bulamamıştır.

Ancak, Hegel’in etkisi büyük olduğu ölçüde, kendisine yapılan tepki de Öylesine büyük olmuştur. Bu tepkilerin özellikle ikisinden, günümüze kadar uzanan, hatta günümüz için karakteristik sayabileceğimiz ik i düşünce çığrı doğmuştur: Karl Marx’m felsefesi ile varoluş —existens— felsefesi. Bunlardan ilki, marxizm, günümüzdeki sosyalist ülkelerin resmî felsefesidir; bu ülkeler için teori ve eylemin temelidir, ikincisi, varoluş felsefesi ise bundan bir süre öncesine kadar, bir aralık —hele ikinci Dünya Savaşından hemen sonraki yıllarda— sosyalist ülkeler dışındaki Batı’da en yaygın olan, bir çeşit moda olan felsefeydi.  Bu konuşmada Hegel’in öğretisi, yalnız insan, insanın kültürü ve tarihi sorunları bakımından, kendisine karşı çıkmış olan bu iki çığır ile —marxçı ve varoluşan felsefelerle— bir tartışma ortamı  içinde belirtilmeğe çalışılacaktır. Bu tartışmada Hegel’in birtakım düşünceleri —başka kılıklara bürünerek de olsa— günümüze kadar ulaşacak, birtakım anlayışları da tam karşıtlarına dönüşeceklerdir.

Hegel felsefesinin «yaşayan yönleri» derken, bunu, bu anlamda günümüze kadar ulaşmayı anlıyoruz. Çıkış noktası olarak Hegel’in pek yaygın olan ünlü bir sözünü alalım: «Her us’la ilgili olan gerçektir; her gerçek olan da us’la ilgilidir*». Bu önerme Hegel felsefesinin güzel bir özeti sayılabilir. Bununla Hegel’in ne demek istediğini biraz açmağa çalışalım: Burada sözü geçen «us» (akıl) her insanda az ya da çok bulunan düşünme yetisi değil; insanın —süjenin— dışında bir ilke; insanı da, insanın içinde bulunduğu doğa dünyasını da, kültür dünyasını da, her şeyi oluşturan temel varlık bu. Bu temel varlığa, bu evren ilkesine Hegel «us» yanında «ide», «töz», ya da kendi terimiyle «Geist» (tin) der. Kendisine verilen adlardan da anlaşılıyor: bu, tinsel nitelikte  olan bir ilke. İşte, Hegel’e göre, bütün varlık bu tinsel ilkenin, buevrensel us’un kendini açmasından, taşıdığı olanakları ortaya koymasından meydana gelmiştir. Bu oluş, bir «iç»in belli bir ereğe doğ­ru belli bir biçimde ilerleyerek «dışlaşması»dır. Gelişmenin biçimi de —yine Hegel’in kendi deyişiyle— dialektik’tir; yani karşıtlıkları, çelişkileri bunları ortadan kaldıra kaldıra yürüyen bi r ilerlemedir ve ulaşmak istediği de, ereği de, kendinin ne olduğunu bilmeğidir; bu bilinçle birlikte oluşan, bu bilincin kazandıracağı özgürlüktür.

Bunu biraz daha açarak söylersek, Hegel’de gelişme şöyle ve şunun için :
1 — Evrensel Us (temel ilke) en başta kendi içine kapalı bir olabilirlikler (olanaklar) bütünüdür. Kendi kendinedir, kendi içindedir.
Hegerin deyişiyle: Thesis durumu bu.

2 — Olanaklarının ne olduğunu bilmek için gelişmeye başlayan «Us», ilkin kendini «doğa» olarak dışlaştırmıştır. Ancak, doğada
Evren ilkesi Özüne aykırı, özüyle çelişik bir duruma düşmüş, kendisineyabancılaşmıştır. Çünkü tinsel nitelikte olan Us doğada «maddî»
bir şey olmuştur. Dolayısıyle bilinç yok burada. Ayrıca, sıkı determinizm yüzünden burada özgürlük yok; boyuna oluş yüzünden kalırlık (süreklilik) yok; sayısız nesnelere bölünme yüzünden birlik de yok. Oysa bilinç, özgürlük, sürüp gitme ve birlik, bütün bunlar,
Temel İlke’nin baş özellikleridir. Bunlardan doğada yoksun kaldığı için, Evrensel Us kendi kendisiyle bir çelişmeye düşmüştür.
Antithesis durumu bu.

3 — Bu çelişki, bu kendi özüne aykırı düşme, Us’un gelişmesindeki üçüncü aşama olan insanın ve kültürünün dünyasında ortadan
kalkacaktır. Artık burası Us’un özüne uygun olan bi r dünyadır: çünkü burada bilinç de var, birlik, süreklilik ve özgürlük de var.
Burada Evrensel Us artık «kendindedir ve kendisi içindir». Gerçi başlangıçta da «kendinde» idi, ama henüz bir gerçek değildi, ancak
bir olanaktı. Doğada bir «gerçek» olmuştu, ama «kendinde» değil, «kendi dışında» kalmıştı. Şimdi insanın dünyasında yine «kendindedir», kendini bulmuştur. Üstelik gerçeklik kazanmıştır; hem de bu, «kendisi için» olan bir gerçekliktir, doğa aşamasında olduğu gibi «kendi özü dışında» olan bir gerçeklik değildir bu. Bu da synthesis durumudur. Hegel’in Öğretisinden ilkin belirtmek istediğimiz düşünceler şimdilik bu kadar. Bu düşünceleri çok soyut, anlaşılmaz bulanlar olacaktır. Ama Hegel felsefe tarihinde böyle düşünen tek filozof değil. Onunki felsefe tarihinde sık sık rastlanan bir düşünme modelidir. Üstelik Batı felsefesi bu türden bir düşünme ile başlamıştır. Bu felsefenin en başında arkhe (temel varlık) sorunu yer almıştır. Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Milet’li Thales bütün varolanların kendisinden türemiş olduğu «ana varlığın» (arkhe’nin) ne olduğunu sormuş ve bunun «su» olduğunu ileri sürmüştür. Hegel’in de bütün varolanların temeli diye tasarladığı Evrensel Us, «İde» ya da «Tin», ana varlık (arkhe) sorusuna verilmiş bir cevaptan başka bir şey değildir. Bu bakımdan Thales’in «su»yu ile Hegel’in «Tin»i öz ve kavram olarak aynı şeylerdir, görev ve rolleri de aynı.

Thales ile Hegel’in bu «temel varlık» öğretileri birer «metafizik» tirler. Metafizik duyularımıza konu olan doğa dünyasının üstünde,
ötesinde bulunan konularla uğraşın, bu çeşit objeleri kendisine konu yapan bir öğretidir. Hegel’in Evrensel Us’u da elbette duyularımızı
çok aşan spekülatif bir kavramdır. Spekülatiftir, çünkü salt düşünme ile ortaya konmuştur; deneyi aşan bağlantılara yönelmiş olan,
bu bağlantıları deneye hiç dayanmadan doğrudan doğruya düşünmeyle bilmek istemekten oluşmuş bir kavramdır. Işte Hegel, felsefesinde bütün varlığa usun bu yüksek planından bakar ve bakışıyla da varlığın özünü, asıl gerçeğini kavradığını ileri sürer. Ona göre «Felsefe, objelerin düşünce ile görülmesidir. Bu düşüncenin kendi dışından gelecek gereçlere —yani duyuların sağladığına— ihtiyacı yoktur, o kendi kendisinden beslenir; kendi kendisini işler; bilgisinin maddesini de, formunu da kendinde bulur».
«Felsefî düşünce varlığın özünü kavrar». Bu kavrama da düşünmenin kendi içinde çalışması, kendi başına işlemesiyle olur. Düşünmenin bu kendi içine bakmasıyle, varlığı upuygun (adaequat) olarak yansıtan kavramlar sistemi dialektik bir biçimde oluşurlar. Hegel’in bu anlayışında metafiziğe büyük bir inanç, düşünmenin gücüne bü­yük bir güven var. Hegel’in öğretisi metafizik-spekülatif sistemlerin en atılganı, en büyüklerinden bir i ve en sonuncusudur. En sonuncusu, çünkü Hegel’in 1831 yılında Berlin’de koleradan ölmesinden bu yana Batı dünyasının ortamı, yaşama duygu ve stili artık bu çeşitten metafizik sistemler için elverişli değildi. 1830 larda deneye dayanan doğa bilimlerinde (fizikte, kimyada…) büyük gelişmeler olmuş, günümüz teknolojisinin ilk önemli adımları o sıralarda atılmıştır : Avrupa’da ilk demiryolları kurulmuş; telgraf, fotoğraf geliştirilmiş; elektrik tekniğine temel olacak araştırma ve denemeler yapılmıştır. Teknolojideki bu gelişmelere paralel olarak da sosyal alanda endüstri toplumunun kuruluş yılları başlamıştır. Bütün bu gelişmeler de natüralist-positivist bir dünyagörüşüne yol açmıştır. Böyle bir ortamda idealist Hegel felsefesinin yaşama ve gelişme şansı olamazdı. Nitekim Hegel’in ölümünden hemen sonra okulu dağılmağa başlamış, sistemi de çökmüştür.

Konuşmamızda kabataslak bir tablosunu çizmeyi denediğimiz Hegel’in öğretisiyle yapılan tartışmanın, Hegel’in idealist metafiziğinden
ne kadar başka olan sonuçlara vardığını göstermeğe çalıştık. Hegel’den sonra, onun yaptığı gibi, son ve salt bir ilke (Evrensel Us) bakımından bütün varolanları anlaşılır bir düzen içinde derleyip toplayan bir sistem denemesi yapılmamıştır, artık yapılamaz da sanıyorum. Batı felsefesinde son büyük metafizik sistemi kuran Hegel’in ölümünden bir yarım yüzyıl sonra Nietzsche «Tanrı öldü»
demişti. Fransız varoluşçuluğunun ileri gelenlerinden Sartre «Tanrıtanımaz bir dünyada yaşıyoruz… Bundan dolayı insan kaçınamayacağı, sıyrılamayacağı bir özgürlüğe mahkûm, insan böyle bir dünyada karar vermek zorundadır. Ama onun bu özgürlüğü de artık anlaşılır olan, usla ilgisi olan bi r seçme değil» diyor. Nietzsche ile Sartre’m bu dedikleriyie konuşmanın başında andığımız Hegel’in şu «Usla ilgisi olan gerçektir ve gerçek olan Usla ilgilidir» düşüncesinini karşılaştırırsak, o günden bugüne neyin değişmiş olduğunu anlamış oluruz sanıyorum.

Tamamı: Macit Gökberk- Yaşayan yönleriyle Hegel