Navigation Menu
Montesquieu   1689-1755

Montesquieu 1689-1755

 Montesquieu 1689-1755

Montesquieu’yü belirli bir disiplin içine almak neredeyse imkânsızdır. Edebiyat, hukuk, felsefe, tarih ve siyaset bilimine katkıda bulunmuştur.

Ancak “Kanunların Ruhu” adlı eseriyle ortaya koyduğu kuramsal yaklaşım itibariyle sosyoloji alanı içerisine kabul edilebilecek ve hatta önceller arasına alınması gereken bir isimdir.“Eğer sosyolog toplumsalı olduğu gibi, bilimsel tanımak niyetiyle tanımlanırsa, o zaman Montesquieu da Comte kadar sosyologdur.” (Aron, 2010, s. 25) Ama onun kurucu sosyologlardan çok önemli bir farkı vardır; ilerlemeci değildir. “Montesquieu bir anlamda, klasik düşünürlerin sonuncusu, bir başka anlamda, sosyologların ilkidir.” (Aron, 2010, s. 54)

Montesquieu 1689 yılında doğdu. 1700 – 5 Arası Bordeaux’da okudu. Hukuk eğitimi gördü. 1714’te Bordeaux parlamentosuna girdi. 1721’de yayımlanan İran Mektupları adlı eseri ile ünlendi. 1728 -1731 yıllarında Avrupa’yı gezer. O yıllarda Avrupa mezhep savaşları, uluslaşma süreci, burjuvazinin iktidar arzuları ve kilise – bilim çatışması nedeniyle gerilimler yaşamaktaydı. 1734 senesinde “Romalıların Yükselişi ve Düşüşü” adlı eserini yayımlayarak cumhuriyet talebine tarihsel temel kurar. Montesquieu hem bir siyasetçi hem de bir hukukçu olarak sorunları gözlemler ve sosyolojiye temel oluşturacak doğal sosyal kanunları ortaya koymaya çalışır. 1748’de yirmi yıllık bir çalışmanın ürünü olarak Yasaların Ruhu adlı hacimli eseri verir.

Yaşadığı yıllar aydınlanma çağına denk gelir. Avrupa aydınlanma çağı John Locke’un “Hoşgörü Üzerine Mektupları” eserinin yayınlanması (1689) ile Immanuel Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi” eserinin yayınlandığı (1781) yılları arası olarak ifade edilir. Dolayısıyla Montesquieu de aydınlanma düşüncesinden etkilenmiş ve kilisenin iktidarını sarsacak düşünceler üretmiştir. Bu nedenle Katolik kilise Montesquieu’nün eserlerini yasaklar. Ancak o artık sadece Fransa’da değil tüm Avrupa’da okunan bir isimdir, özellikle İngiltere’de. 1755 senesinde hayata veda eder. Fakat fikirlerinin esin verdiği siyasi hadiseler kuvvetle sürer. Onun kurumsallaştırdığı “kuvvetler ayrılığı” düşüncesi ilk olarak 1787’de ABD Anayasası’nda ifade edilir. 1789 senesinde de Fransız Devrimi gerçekleşir.

Temel Eserleri ve Yöntemi

Kanunların Ruhu: İyi bir tarihçi olan düşünür bu eseriyle toplumsal ve siyasal olayları anlamada yeni bir yöntem geliştirmeye ve dönemin sorunların bazı çözüm önerileri sunmaya çalışır. Bu eserin temelinde fikir şudur: Tanrı her şeyi belli bir nizama göre yaratmış ve belli kurallara göre yönetmektedir. “Tanrı’nın kanunları vardır; maddi evrenin kanunları vardır; hayvanların kanunları vardır; insanların kanunları vardır.” (Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine I, 1998, s. 49) İnsanların birbirlerine korku ve zayıflık sebebiyle yaklaştığını söyler. Ve bu birliktelik nedeniyle ortaya bazı sorunlar ve uyulması gereken doğal yasalar çıkar. Toplumsal düzenin sağlanması için bir hükumet gerekecektir. Her millete, coğrafyaya ve iklim biçimine uygun hükumet biçimleri vardır. Düşünür kendisine bunların içinden uygun olanı tavsiye etme görevini biçer. Ve Avrupa’ya cumhuriyetin en uygun rejim olduğunu söyler. Fakat bunu ideal rejim olarak ifade eder. Şu koşullar altında monarşinin geçerli olabileceğini söyler.

“Cumhuriyetle idare, milletin tümünün biden ya da milletin bir parçasının idareyi elinde bulundurmasıdır; Saltanat ise, bir kişinin, ama sabit ve yerleşmiş kanunlarla idaresidir; istibdatla idare ise, bir kişinin hiçbir kanun ve kurala bağlı olmadan kendi istek ve heveslerine göre idaresidir.” (Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine I, 1998, s. 57) Her yönetimin bir de ilkesi vardır. Cumhuriyetin ilkesi fazilet, monarşinin şeref, istibdadın korkudur. Eğer ilkelerle ortaya konan uygulamalar uyuşmazsa rejim bozulmaya başlar.

Cumhuriyetler demokrasi ve aristokrasi olarak ikiye ayrılmaktadır. Demokrasi de halk hem hükümdar hem de uyruktur. Demokrasiyi ancak yurttaşların doğruluğu ve vatan sevgisi yaşatır. Aksi takdirde yurttaşlar erdemli olmazlarsa demokrasi çöker. Aristokraside ileri gelen sınıf soylular işin başındadır. Aristokratlar ne aşırı zengin ne yoksul, halka ne çok uzak ne de yakın olmalıdır. Soylular da yasalara uymalıdır.

Montesquieu’ye göre kişi yasaların izin verdiği şeyleri yaptığı sürece özgür olabilir. Çünkü kişinin kendisini huzur ve güvende hissedebilmesi için kanunlara uymalıdır. Özgürlüğün korunması içinse yürütme – yargı – yasamanın ayrı ellerde, özerk ve birbirini frenleyen bir pozisyonda olmalıdır.[1] Güçler ayrılığı ilkesi Platon, Aristo ve John Locke’da da bulunan bir fikirdir. Ancak Montesquieu bunu cumhuriyet rejiminin ilkesi ve özgürlüğün garantisi olduğu için özgünlük kazanır. Düşünürün bu fikre kavuşmasında İngiltere hayranlığı yatar. İngiliz parlamentosundaki uygulamaları kuramla destekler ve meşrulaştırır. Gerçekte Montesquieu’nün güçler ayrılığı ilkesi ile öne çıkardığı soylu sınıfıdır. Çünkü o zamanlar alt sınıfların özgürlüğü kimse için bir problem değildi. Mesele monarşiye karşı soyluların ve yeni ticaret burjuvasının bir güç olarak öne çıkmasını sağlamaktı.

Montesquieu’nün siyasi görüşleri onun sosyolojiye katkısıdır. Bireylerden bağımsız toplumsal kurumları açıklama çabasıdır sosyolojiye katkısı. Fiziki etkenler, iklim ve nüfusa verdiği önemle de bunu gösterir. Ha keza gelenek, din ve davranışları da düşüncelerine katarak toplumsal üretimlerin etkisini gündeme getirir. Ancak bazı hususlarda bunu oryantalizm ve sömürgeciliği meşrulaştıracak iddiaları vardır. Örneğin orta kuşak insanlarının sıcaktan kaynaklı tembelleştiği ve onları yönetmenin ancak despotizmle mümkün olduğunu söyler. Ama söz konusu Fransa ve İngiltere olduğunda iklimden veya nüfustan söz etmez. Bunlar da onun teorisindeki boşluklardır.

Onu bizim için önemli yapan fikirlerinden çok yöntemidir. “Montesquieu’nün özelliği, konusunun tuhaflığı değil, onu kavrayışıdır. O yalnızca anlamak istiyordu” (Althusser, 1987) Çağının pek çok düşünürü toplumsal sözleşmeciyken o çizginin dışına çıkarak şeylerin doğasına eğilmeye çalışır. Sadece belli bir bölgeyi değil tüm evreni ve insanlık tarihini tüm yönleriyle incelemeye çalışır. Onun yöntemini özgün kılan da tarihe bu ilgisinden doğar. Siyaset ile tarihi buluşturur. Tarihin yürütücü gücü olarak doğal yasaları görür. Bu yasaları öğrenmek ve anlamak gayretindedir. Ancak bir pozitivist gibi değildir. Çünkü o bu yasaların tanrının etkisiyle olduğunu düşünmektedir.

Öyküler: Bu eserde yazarın öyküleri toplanmıştır. Montesquieu aynı zamanda edebiyatınöncü isimlerinden olmayı bu kitabıyla hak etmektedir. Örneğin ilk romanlar arasında gösterilen Cervantes’in Don Kişot’u 1605’te, Jonathan Swift’in Gulliver’in Gezileri 1726’da yazılmıştır. Montesquieu de bu öyküleri 1720’lerde yazmıştır. Bu yönüyle Montesquieu’nün dönemi için üst düzey bir entelektüel ve edebiyatçı olduğu anlaşılmaktadır. Bir şatoda yaşamış olduğu göz önüne alındığında bu düzeyi normal olarak görülmelidir.

Bu kitabın birinci öyküsünde Montesquieu Hint dini üzerinden Doğu tahlili yapmaktadır. Fabl, Kelile ve Dimne kıvamında bir anlatımla bir kişinin reenkarnasyon macerası anlatılmaktadır. Ana karakter sürekli yapı değiştirir. Farklı sosyal sınıflardaki bireylere ve hayvanlara dönüşür. Her ne kadar Hint din, alışkanlık ve gelenekleri kullanılsa da hikayenin geçtiği yer Hindistanla beraber Tibet, Çin ve Mısır’dır.[2]Kıbrıs, Afrika ve hatta Sicilya’yı da öyküsünde geçirir.

Yapı değiştiren bireyin gözünden doğudaki köleci sistem, zalim despotlar ve şehvet dünyası işlenir. Tipik oryantalistler gibi Montesquieu da Doğu kadınını cinsellikle özdeşleştirir.

“Doğu Masalı” olarak sunulan bir başka öykü olan Arsaice ile İsmaine’nin aşkında da saraydaki bir aşk ile Doğu’nun çok gizemli olduğu fikri işlenir. Tutkulu aşk, sınırsız tehlike, kaynağı belirsiz zenginlik, sadık köleler ile betimleniyordu doğu. Hikayelerinde cazibeli kadınlar kadar vurgu yaptığı bir başka sembol de hadım edilmiş erkeklerdir. Montesquieu sanki Doğu’yu gezmişcesine aktarır yazdıklarını. Ha keza “Gnidos Tapınağı” adlı hikayesini bir yazıttan aldığını ifade etmesine rağmen aslında böyle bir yazıt yoktur ve bu tamamiyle onun hayal ürünüdür. Ancak yazar bu çabasıyla Batılı gezginin Doğu’ya ilgisini yöneltmektedir.

İran Mektupları: Tıpkı bir önceki eserinde olduğu gibi bu kitabında da Montesquieu’nün buradaki amacı da Doğu’yu betimlemektir. Bu eseri 1721’de yayınlanana kadar ünlü olmayan düşünür bu kitabı ile büyük övgü toplar ve herkesce okunmaya başlar. Öyle ki ünlü Fransız düşünür Voltaire bu kitabın mutlaka herkesçe okunması gerektiğini savunur. Eserin aslı 1721’de Amsterdam’da isimsiz olarak basılır. XIV. Louis’in istibdat döneminde yazıldığı için gizliden gizliye yayılır.[3]

161 mektuptan oluşan bu eser sözüm ona kaybolduktan sonra Montesquieu’nün eline geçen mektupların toplamıdır. Ancak Gnidos yazıtı gibi asla bu mektuplar olmamıştır. Tahminen bazı metinler ve seyahatnameler üzerinden İran ve Osmanlı hakkında bilgi edinen yazar, bu bilgiler kendi hayal dünyasında birleştirerek bir hikayeye dönüştürür. Ancak hikayeyi mektuplar üzerinden götürüyor olmak edebi anlamda büyük bir başarı ve belki de bu şekildeki ilk denemedir.

Mektuplar hem sarayındaki fitne ve düşmanlık kaçmak hem de ilmini arttırmak için yurdunu terk ederek bir süre İtalya ve Fransa’yı ziyaret edecek olan İran prensi Usbek ve onun İran’da bıraktığı karıları, uşakları ve harem ağası arasındaki yazışmalardır. Bu yönüyle eser bize hem bir Doğulunun Batı’ya bakışını hem de Doğu’nun kültürünü aktarmaktadır.

Usbek önce Erzurum, sonra Tokat üzerinden İzmir’e geçer. Buradaki notlarında Osmanlı’nın zorba bir devlet olduğu ve 200 sene sonra yıkılacağı ifade edilir. Kitabın 1721’de yayınlandığını hesaba katarsak ne tesadüftür ki 200 sene sonra 1922’de saltanat kaldırılır. Ancak bu ifade ettiğim gibi bir tesadüf de olabilir. Zira Montesquieu’nün aslında Doğu’yu pek de tanımadığı Şia inancındaki 12 imama 12 peygamber demesinden anlaşılmaktadır. Yine başka bir yerde İran’dan bahsederken develeri anlatır.(Montesquieu, İran Mektupları, 1963, s. 162) Aslında İran’da üzerine konuşulacak kadar deve yoktur. Anlaşılmaktadır ki yazar İran ile Arap yarımadasını karıştırmaktadır.

Buradan Livorno’ya geçer ve Toskana dükünün çabasını över. Paris’te ise çok bunalır. Tiyatro, opera ayrıntılı olarak anlatılır. Usbek üzerinden Doğulular gözünde Fransızların ahlaksız, şehvet ve kumar düşkünü, falcılığa ve büyüye meraklı, dinen zayıf bir topluluk olduğu anlatılır. Fransa’daki dini ve teolojik tartışmalara dikkat çeker. Kilisenin yaptıklarını zulüm olarak anlatır ve halkın ağır vergilerden şikayetçi olduğu ifade edilir.[4] Usbek sınıfsal mücadelelere de dikkat çeker. Feodal derebeylerin etkisini kırmak adına ticaret burjuvasinin serfler için eşitlik ve özgürlük mücadelesi verdiği ifade edilir. (Montesquieu, İran Mektupları, 1963, s. 239,240) Usbek’in ağzından Montesquieu doğru bulmadığı bazı kanunları da eleştirir. İntihar edenlerin yerde sürdürülmesi uygulaması gibi.

Daha önceki mektuplarında Fransızları eleştiren Usbek 90 ve 91. Mektuplar itibariyle Fransa düşüncesinden etkilenmeye başlar. Hürriyetperver olur ve kendi ülkesinin yönetimini eleştirmeye başlar. Batı’nın hukuk ilminde gelişmişliğini över.[5] Bilimsiz felsefe olamayacağına dikkat çeker ve Doğru’nun süratle bilime eğilmesi gerektiğini söyler. Usbek’in ağzından tabiatın değişmez kanunlarından ve cumhuriyet idaresinin faziletinden bahsedilir.[6] Nüfus üzerine bir dostuyla tartışmalar yapar.

Her ne kadar daha önceki mektuplarda Fransızlar ahlaken düşük, Doğulular kapalı gösterilse de kitabın sonu bambaşka bir noktaya varır. Saray karışmış, Usbek’in eçok sevdiği karısı gayr-i meşru bir ilişki yaşamaktadır. Usbek despot biçimde onların başında olmadığı sürece Doğulular doğru düzgün yaşamayı becerememektedir. Usbek geri dönmek zorunda kalır. En sevdiği cariyesi Roksan Usbekin kibrini ve esaret düzenini eleştirir. Bunun üzerine idam edilir.

kanunlarin-ruhu-uzerine95fec7194e152cecc9b0969ebc9f8719.jpg (396×600)

Romalıların Yükselişi ve Düşüşü: Eserin temel amacı Roma İmparatorluğu’nun neden hızla yükselip yayıldığını ve neden daha sonra çöküşe geçtiğini anlamaktır. 23 kitaptan oluşur metin. Aslında kurgunun merkezinde cumhuriyet idaresi ve diktatörlük vardır. Böylelikle cumhuriyetin ve kanunların yükselmeye olan katkısını ispatlamaktadır yazar. Bu eser aracılığıyla Montesquieu’nün tarihe ve özellikle Roma tarihine olan ilgisini anlamış oluruz.

Romalılar ilk dönemlerinde savaşçıdırlar ama öğrenmeye ve yeniliklere çok açıktırlar. Daha iyi bir adet bulur bulmaz kendi geleneklerinden kolaylıkla vazgeçerler. Orduları rahat hareket etmeleri üzerine kurulur. Silah tekniğinde işe yarayan tekniği hemen alırlar. Gladyatör dövüşleri sayesinde toplum kan görmeye alıştırılır ve askerliğe elverişli olurlar. Kanun ve kurumlara çok önem verirler. Toprakları adil dağıtmayı gözetirler. [8] Bu sayede Kartacalıları yendikten sonra Makedonya, Suriye ve Mısır’ı alır. Müttefikler edinerek düşmanlarına savaş açarlardı. Böylece tüm kavimleri yönetimlarine aldılar.

Tabi tüm bunlar yaşanırken isyanlar, bürokratlar arası savaşlar olurdu. Ancak cumhuriyet yönetimi sayesinde tüm bunlar düzene girerdi. Halk gücünü seçimler sayesinde gösterir ve isyana teşvik etmez. Bürokratlar da halktan oy almak için doğru olmak zorunda kalırlar. Cumhuriyetle kanunlar nizam getirir.

Fakat Roma’da kanunların yenilenemiyor oluşu onun sonunu getirir. “Ancak her zaman görülmüş bir husustuki, küçük bir cumhuriyetin büyümesine neden olan kanunlar büyüdükten sonra adeta ona yük olur.” (Montesquieu, Romalıların Yükselişi ve Düşüşü, 2001, s. 85) İnsanlar artık vatanlarını değil servetlerini düşünür. Sulla’nın döneminde kanunlarla halkın yetkileri kısıtlanır. Pompeius ise her şeyi kendi halledebileceği bir düzen kurar. Böylelikle önce Julius Sezar ve ardı sıra Antonius ile arasında geçen bir mücadeleden sonra Octavius Augustus Sezar diktatörlüğü kurar. Yazarın anlatımına göre Roma’nın çöküşü bu tarih itibariyle başlayacaktır.

 

İmparatorluklarla halk siyasetten uzaklaştırılmıştır. Bu nedenle gereksiz işlerle uğraşmaya başlarlar. Askerler artık mal mülk peşine düşer. Caligula gibi bir despot gelince de askerler onu öldürerek yerine Claudius’u imparator yapar. Böylece askerlerin imparatorları yönettiği dönem açılır. Hristiyanlığa karşı 100 seneyi aşkın süren mücadele biter ve hrsityanlık kutsallaştırır. İmparator Diocletienus döneminde dörtlü yönetime geçilir. Ülkede bölgesel güç odakları belirir. Constantinus kendisini destekelyen bölgeye başkenti ve yüklü miktarda serveti taşır. Kavim akımları ve paralı askerler eliyle ülke zayıflar. Atilla ve Vandal akınlarıyla Batı tarafı darmdağın olur. Justinanus döneminde mavi ve yeşiller arasındaki particilik ülkeyi zayuflatır. İslamiyet hızla Doğu Roma’nın üzerine gider. “Bu derece hızlı bir ilerleme hiç görülmemiştir. Araplar önce Suriye’yi, Filistin’i, Mısır’ı, Afrika’yı ve İran’ı fethetti.” (Montesquieu, Romalıların Yükselişi ve Düşüşü, 2001, s. 187)

Son yüzyıllarında Roma halkı kaba mistisizm ile uyuşmuştur. Bunun üzerine III. Leon, V. Konstantinus ve oğlu IV. Leon ikonlar aleyhine savaş açar. Ruhban sınıfı dini kullanmaya devam eder.[9] Nihayetinde İran üzerinden Türkler gelir ve Roma’yı yok eder.

Kaynakça

Althusser, L. (1987). I. Kesim. L. Althusser içinde, Politika ve Tarih (s. 3 – 87). V Yayınları.

Aron, R. (2010). Charles – Louis de Secondat Baron de Montesquieu. R. Aron içinde, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri (s. 25 – 60). İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Arslan, M. (1989). Montesquieu’nün Siyaset Sosyolojisi. Sosyoloji Dergisi 3. Dizi, 263 – 288.

Montesquieu. (1963). İran Mektupları. İstanbul: Hüsnütabiat Matbaası.

Montesquieu. (1998). Kanunların Ruhu Üzerine I. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.

Montesquieu. (1998). Kanunların Ruhu Üzerine II. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.

Montesquieu. (2001). Romalıların Yükselişi ve Düşüşü. İstanbul: Söylem Yayınları.

Montesquieu. (2002). Öyküler. Birey Yayıncılık.

 

Montesquieu ve eserleri – Mehmet BAKİ – academia