Warning: "continue" targeting switch is equivalent to "break". Did you mean to use "continue 2"? in /home/felsefeatlasi/public_html/wp-includes/pomo/plural-forms.php on line 210
Sufizm | Felsefe Atlası
Navigation Menu

Hoca Ahmet Yesevi (1093-1166)

(Doğum: Sayram, Kazakistan – Ölüm: Türkistan, Yesi )

Hoca Ahmet Yesevî, Türk dünyasının manevî hayatında asırlardır etkisi devam eden ve “Pir-i Türkistan”, “Hazret-i Türkistan” namı ile anılan büyük bir Türk mutasavvıfıdır. O, kendi adı ile anılan “Yeseviyye” tarikatının esaslarını belirlemiş ve bugün bütün dünyada büyük bir yaygınlığa sahip Nakşi-bendî tarikatını da çeşitli şekillerde etkilemiş bir kâmil mürşittir. Bugün Kazakistan’da tarihî ismi Yesi olan, ancak Sovyet döneminde Türkistan adı verilen şehirde bulunan türbesi, Türkistan’ın manevî merkezi olarak kabul edilmektedir.

Tarihî Kişiliği ve Hayat Öyküsü

Ahmet Yesevî, bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin güneyindeki Çimkent şehri doğusunda, Tarım Irmağı’na dökülen Şahyar Nehri’nin kolu olan Karasu Çayı yakasındaki Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Sayram kasabası efsânevî kahraman Oğuz Han’ın idare merkezi olarak bilinen Yesi (=Türkistan) kentine 157 km. kadar bir mesafededir. Ahmet Yesevî’ye izafe edilen “Fakrnâme” adlı risalede yer alan (73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki) bilgiler göz önüne alınırsa, 1093 yılında doğduğu kabul edilebilir.

Babası, Sayram kasabasında yerleşmiş ünlü bir âlim olan İbrahim Şeyh, annesi ise Ayşe Ana olarak bilinmektedir. Kaynaklar İbrahim Şeyh’in, Hazret-i Ali’nin oğullarından Muhammet Hanefi’nin neslinden geldiğini kaydetmektedir.

Ahmet Yesevî ilk eğitimini, kendisi yedi yaşında iken vefat eden babası İbrahim Şeyh’ten almıştır. Ahmet Yesevî’nin manevî eğitimini aldığı kaynaklar arasında “Arslan Baba” ismi, hem çeşitli hayat öykülerinde ve rivayetlerde, hem de Ahmet Yesevî’ye ait hikmetlerde ortaklaşa olarak belirtilen bir isim olarak dikkati çeker. Hazret-i Muhammed’in ashabından olduğu bildirilen Arslan Baba, İslâm’ı öğretmek maksadıyla Hicaz’a giderek Hazret-i Ebubekir ile görüşüp İslâm’ı kabul eden ozanlar piri Korkut Ata ve Orta Asya sûfilerinin önde gelenlerinden Çoban Ata, Türkistan’da İslâm’ı yayma faaliyetinin bilinen ilk öncüleri arasındadır.

Babasının ölümünden sonra Arslan Baba, eğitimini üstlendiği Ahmet Yesevî’nin aynı zamanda manevî babası olmuştur. Ahmet Yesevî, Arslan Baba’nın vefatından sonra, daha önceden verdiği işarete uyarak, o zaman için Türkistan’ın en önemli İslâm merkezi olan Buhara’ya gider. Hicret’in 3. yüzyılından itibaren bir İslâm kültür merkezi halini alan Buhara, din büyüklerine saygıda kusur etmeyen ilk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar ve Anadolu’yu da İslâm’a açacak olan Selçuklular nezdinde özel bir yere sahipti. Ahmet Yesevî Buhara’da ve daha zayıf bir rivayete göre Semerkand’da devrin önde gelen âlim ve mutasavvıfı Şeyh Yusuf Hemedanî’ye mürit olur. Ahmet Yesevî bu sırada 27 yaşındadır.

Hanefî mezhebinden olan Şeyh Yusuf Hemedanî, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi şehirleri dolaşarak halkı irşada ve Müslümanları kemal yolunda ilerletmeye çalışmaktaydı. Olgunluk döneminde Şeyh Yusuf Hemedanî gibi bir mürşidin yanında devrin bütün ilimlerinde ilerleyen Ahmet Yesevî de, şeyhi gibi şeriat kurallarına, Hz. Muhammed’in sünnetine, İslâm’ın zahirî esaslarına uygun hareket etmeyi ve tarikatının esaslarını belirlerken, İslâm’ın zahirî hükümlerine ters düşebilecek hususlarda titizlik göstermeyi ihmal etmemiştir.

Ahmet Yesevî’nin yetişmesinde rolü olan sadece bu iki büyük zat değildir. Hikmetleri’nde Şakik-i Belhî, Bayezid-i Bistamî, Şiblî, Ma’ruf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur ve Îbrahim-i Edhem gibi büyük mutasavvıfların tesiri altında kaldığı, böylece zengin bir içerik kazandığı açıkça görülmektedir.

Ahmet Yesevî, şeyhi Yusuf Hemedanî’nin ölümünden sonra dergâhın sorumluluğunu üstlenen üçüncü halef olarak bir süre Buhara’da hizmete devam eder. Sonra, şeyhi Yusuf Hemedanî’nin verdiği bir işarete uyarak irşad makamını Şeyh Abdülhâlik Gücdüvanî’ye bırakarak Yesi’ye döner ve vefat tarihi olan 1166’ya kadar irşad faaliyetini Yesi merkezli olarak sürdürür.

Ahmet Yesevî, Yesi’ye yerleştikten sonra, Türkistan’ın her yerinden gelen ve eğitimini tamamladıktan sonra Türkistan’dan Balkanlar’a kadar bütün Türk yurtlarında İslâm’ı tebliğ ile görevlendireceği müritlerine, İslâm’ın zahirî (görünen) ve batınî (gizli) ilimlerini öğretiyordu. Çevresinde halkalananlara, onların kolayca anlayabilecekleri Türk dili ile hitap etmeyi tercih ediyordu.

İslam hükümlerine karşı bazen dikkatsizce hareket eden, cezbesi galip büyük bir kısım sûfilerden sâdır olan (ortaya çıkan) ve onların zahir âlimleri tarafından suçlanmasına yol açan fikir ve ibareler, bu büyük Türk şeyhinin eserlerinde hemen yok gibidir.

Tarikatını, âdabını, Arapça ve Farsça bilmeyen Türk dervişlerine anlatmak için de, Türklerin halk edebiyatından alınmış şekillerle manzum eserler yazmıştır. Bu eserler, daha sonra “Hikmet” olarak tanınıp “Divan-ı Hikmet” denilen kitaplarda bir araya getirilecektir. Ahmet Yesevî, Yesi’de 63 yaşına geldiğinde, dergâhının avlusuna açılan bir merdiven ve buna bağlı bir dehlizle ulaşılan, halvethane olarak kullandığı bir hücre yaptırmış ve vefatına kadar 10 yıl müddetle bu hücrede ibadet ve riyazet ile meşgul olmuştur. Ahmet Yesevî, hikmetlerinin birçoğunda, bu uzlete çekilmesinin sebebi olarak, Hz.Muhammed’in 63 yaşında vefat ederek yer altına girdiğini; bu yüzden kendisinin de yer üstünde Peygamberimizden daha fazla gezmekten haya duyduğunu ifade etmektedir.

Geçimini tahta kaşık yontup satmakla temin eden Ahmet Yesevî, zamanını büyük ölçüde ibadet ve irşadla geçirmiştir. Rivayete göre, Yesevînin bir öküzü vardır. Üzerine bir heybe koyar, içine de yonttuğu kaşıkları yerleştirir, pazara gönderirmiş. İhtiyacı olanlar heybeden kaşık alır, içine de parasını bırakırlarmış. Bedelini koymazlarsa, hayvan peşlerini bırakmazmış.

Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Bir rivayete göre, vefatından sonra da kerametleri devam eden Ahmet Yesevî, kendisinden iki asır sonra yaşayan büyük Türk hanı Emir Timur’un rüyasına girerek, Buhara’nın fethini müjdeler. Bu işaret üzerine Buhara seferine çıkan Emir Timur, zafere ulaştıktan sonra manevî bir şükran hissi ile Ahmet Yesevîyi ziyaret için Yesi’ye gelir. 1396 yılı Eylül’ünde Ahmet Yesevînin mütevazı kabrini ziyaret eden Emir Timur, yanında bulunanlardan Mevlânâ Abdullah Sadr’ı, Ahmet Yesevî’ye ait kabrin üzerine muhteşem bir türbe yapımıyla görevlendirir.

Türkistan’da dönemin en ünlü mimarı Hoca Hüseyin Şirazî tarafından külliyenin inşasına başlanır. Devrin mimarî şaheserlerinden olan türbenin yapımı iki yılda tamamlanır. Yine Emir Timur’un direktifi ile türbeye eklenen mescit, dergâh, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber yapıt, büyük bir külliye halini alır.

Ahmet Yesevî’nin manevî otoritesini yıkamayan Rus yönetimi, O’nun türbesinin de bulunduğu külliyeyi “Kültür Park” adı altında bir müze haline getirip, dinî maksatlı ziyareti ve dergâhta herhangi bir şekilde ibadeti yasaklamasına rağmen, Türkistan Müslümanları külliyeyi aslına uygun olarak yaşatma azmini sürdürmüşlerdir. Son birkaç yıl içinde sağlanan kolaylıklar sonunda, Ahmet Yesevî Türbesinin aslî maksadına uygun bir ziyaretgâh olarak yeniden ihyası yolunda önemli çalışmalar yapılmıştır. Bunların önemli bir kısmını oluşturan restorasyon çalışmalarını yerine getirmeyi Kültür Bakanlığı taahhüt etmiş ve 1993 yılı başında Vakıflar Genel Müdürlüğü restorasyon çalışmasını fiilen başlatmıştır.

Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi

Kazakistan’ın Türkistan adı verilen Yesi şehrinde “Uluslararası Ahmet Yesevî Türkiye-Kazakistan Üniversitesi” adı ile faaliyete geçen ve Türkiye-Kazakistan ortaklığı ile kurulan üniversite, Türk dünyasının yeniden şekillenmesinde en önemli merkezlerden biri olmaya adaydır. Bütün birimleriyle 1996 öğretim yılında faaliyete geçmiş bulunan bu üniversitede eğitim görmek üzere, Türk dünyasının her köşesinden gelecek öğrencilerin sayısı 21.000 olarak öngörülmüştür.

Ahmet Yesevî’nin Tarikatı ve Etkileri

Ahmet Yesevî Türklüğün manevî hayatındaki büyük yerini, sadece bazı tasavvufî şiirler yazmakla kazanmamıştır. Hoca Ahmet Yesevî’nin büyük manevî tasarrufu ile yayılan ve asırlarca yaşayan Yesevîyye Tarikatı bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş olan ilk tarikattır. Ahmet Yesevî’nin Türk yurtlarında kendinden önce ve sonra benzeri görülmedik kalıcı bir tesir bırakmasında en az “Hikmetler”i kadar önemli olan bir unsur da, yetiştirdiği ve Türk dünyasının dört bir tarafına gönderdiği öğrencileridir. Söylentiye göre, Ahmet Yesevî’nin bütün Türk ülkelerine yayılan 99.000 müridi, 12.000 velayet derecesinde ashab-ı suffa’sı ve pek çok halifesi bulunmaktaydı. Bu hayırlı halefleri, her yerde Ahmet Yesevînin telkinleri doğrultusunda bu irşat faaliyetini sürdürerek, bulundukları yerde, İslâm etrafında şekillenen ortak bir inanç ve ruh halinin hâkimiyetine neden olmuşlardır.

Yesevî’lik esasları şöyle özetlenebilir :

1- Tevhid’i esas alan tasavvuf anlayışı.

2- İslam hükümlerine ve Hz.Peygamber’in sünnetine mutlak bağlılık.

3- İslam hükümlerine dayanan tarikat.

4- Riyâzat (nefsi kırma) ve mücahede (din uğruna mücadele)1.

5- Halvet (yalnızlık/gizlilik) ve zikir (anma).

Ahmet Yesevî’nin ilk halifesi, Arslan Baba’nın oğlu Mansur Ata’dır. Mansur Ata’dan sonra yerine oğlu Abdülmelik Ata, sonra da onun oğlu Taç Hoca geçmiştir ki, bu, ünlü Yesevî şeyhi Zengi Ata’nın babasıdır, üçüncü halife Süleyman Hâkim Ata, Ahmet Yesevî’nin Türkler arasında en tanınmış halifesidir.

Hoca Ahmet Yesevî’nin soyundan gelen kişiler arasında Semerkand âlimlerinden Sadr-ı Alem Şeyh, Ejderhan yakınlarında katledilen Baba Şeyh, Bağdat-Kazvin arasındaki Gurgan’da yaşayan Şeyh Muhammed Dem Tiz bin Ahmet Yesevî, Keşmir’de defnedilmiş Hoca Ahmet Yesevî en-Nakşbendî isimlerini rastlanmaktadır. Bu kişilerin Ahmet Yesevî’nin kızı Gevher Şehnaz’ın soyundan gelmeleri muhtemeldir. Hatta ünlü Osmanlı gezgini Evliya Çelebi de, ünlü Seyahatnamesinde, Hoca Ahmet Yesevî’nin soyundan geldiğini belirtmiştir.

Tarihî gelişim sonucu Nakşbendiyye Tarikatı’nın daha yaygın hale geldiği XV-XVI yüzyıllara kadar, Türkistan ve Horasan’ın hemen her yerinde, hatta Keşmir’de, Kabil’de, Diyarbakır’da, İstanbul’da, Tameşvar’da, Hicaz’da Yesevî Dervişleri’ne rastlanmaktaydı.

Günümüzde Ahmet Yesevî

Ahmet Yesevî’nin gerek Kazan, gerek Taşkent’te defalarca basılan eseri “Divan-ı Hikmet’in yeni baskılarının yapılması 1917 Bolşevik İhtilâlinden sonra yasaklanmıştır. Ahmet Yesevî hakkında makale yazanlar takibata uğramışlar, üniversitelerde okutulan derslerde bile Türkistan Edebiyatının ilk ürünleri olan “Hikmetler”den ve Ahmet Yesevî’den söz edilmemiştir Ancak bütün bu çalışmalar Ahmet Yesevî’nin manevî itibarını yok etme gayesine ulaşamamıştır.

1992 yılında Taşkent’te basılan “Divan-ı Hikmet”in takdim bölümünde belirtildiği gibi, eserde yer alan hikmetler dilden dile, gönülden gönüle nesiller boyu aktarıldığı gibi, çeşitli gayrı resmî yollarla da çoğaltılmış ve Ahmet Yesevî yaşamaya devam etmiştir. “Divan-ı Hikmet”in 1991 ve 1992 yıllarında hazırlanan iki ayrı derlemesi kısa süre içinde Özbekistan’da 500.000 tirajla; yine 1992 yılında Türkmenistan’da “Hikmetler” adı ile 50.000 tirajla basılmıştır.

Ahmet Yesevî’nin “Hazret-i Türkistan”, “Pir-i Türkistan” şeklinde bilinen ismine duyulan bağlılığın, bütün Türkistan’da ruh birliğini sağladığını gören Sovyet yönetimi, Ahmet Yesevî’nin büyüdüğü ve türbesinin de bulunduğu zamana kadar Yesi adıyla bilinen tarihî şehre “Türkistan” adını vermiştir. Böylece hem “Pir-i Türkistan”ın nüfuz alanını, küçük bir kasabayla sınırlandırmak, hem de Türkistan’ın binlerce yıllık adını, tarihten ve coğrafyadan olduğu gibi, Hazret-i Türkistan’ın adından da silmek istemişlerdir. Ancak baskılar altında geçen 70 yıla rağmen, bu hedeflerine ulaşamadıkları da görülmektedir.

Bugün, bizi biz yapan temel değerlerimizi, büyük ölçüde Ahmet Yesevî’ye borçluyuz. O, aydınlarımız Farsça’ya, Arapça’ya yöneldikleri bir dönemde, Türk dilini edebî dil olarak geliştirerek ve Türk dünyasında yaygınlaştırarak büyük tercihini yapmasaydı, dilimiz bugün bu imkânlara kavuşamazdı. Türk Milletinin İslâm’a kavuşmasında en büyük görevi yapan da Ahmet Yesevîdir.

Hoca Ahmet Yesevî, Türkistan (Yesi) şehrinde kurduğu okulu, yol ve yöntemi ile yetiştirdiği binlerce alpereni, Türk dünyasına ve bu dünyanın etki alanındaki başka milletlere göndermiş ve İslâm’ı yaymıştır. Alperenler; gittikleri yerlerde, öğretmen, yol gösterici, savaşçı, koruyucu, yol güvenliğini sağlayıcı, boş toprakları canlandırıcı, örnek bir hayat yaşayan kişiler olarak Türklüğe büyük bir dirilik ve ülkü kazandırmışlardır.

Divan-ı Hikmet

Ahmet Yesevî halka İslâm’ın esaslarını, tarikatının âdab ve erkânını öğretmek gayesiyle sâde bir dille ve halk edebiyatından alınmış şekillerle hece vezninde bazı şiirler söylemiştir. “Hikmet” adı verilen bu şiirler, sanıldığı kadarıyla yakınındaki bazı dervişler tarafından kağıda dökülmüş ve yine Yesevî dervişlerinin dilinden, en uzak Türk obalarına kadar ulaştırılmıştır. Daha sonraları, bu hikmetlerin yazıldığı risaleler bir araya getirilerek “Divan-ı Hikmet” adı ile bilinen el yazması eserler oluşmuştur.

Türk edebiyatı tarihinde “Divan-ı Hikmet”in önemi, İslâmiyet’ten sonraki Türk Edebiyatı’nın, daha önce yazılan Kutadgu Bilig (Bilgi Kitabı)’den sonra bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı’nın ilk eseri oluşundan öte, Türk dünyasında meydana getirdiği tesirlere dayanır.

Geçen 200 yıl içinde “Divan-ı Hikmet” 17 kez Taşkent’te, 9 kere İstanbul’da, 5 kere Kazan’da ve birer kere de, Buhara ve Kağan’da matbu olarak yayınlanmıştır.

Bütün didaktik metinlerde olduğu gibi “Hikmetler”de de yüksek bir şiirsellik aranmamalıdır. Buna rağmen, söz sanatları açısından bakıldığında, zayıf metinler olmadıkları da açıktır.

Divan-ı Hikmet’in, dolayısıyla Ahmet Yesevî’nin dili, Kutadgu Bilig’in yazıldığı, Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe’nin en yüksek şekli kabul ettiği “Hakaniye lehçesi”, bir başka ifadeyle Karahanlı Türkçesi olmalıdır. Zira onun doğup büyüdüğü, eğitim aldığı coğrafya, Karahanlı yönetimi altındaydı. Ancak eldeki nüshalar, çok yakın zamanlarda en farklı coğrafyalarda kaleme alındıklarından, bunlardaki dil mahallî unsurlarla karışmıştır. Bu sebeple, elimizdeki nüshaların Divan-ı Hikmet’in yazıldığı dili aksettirdiği söylenemez.

Divan-ı Hikmet’teki manzumelerin tarz ve ifade olarak Anadolu’da yetişen mutasavvıfları da büyük ölçüde etkilediği görülmektedir. Bunların başında Yunus Emre gelir. Yunus Emre’nin şiirleri, kimi zaman âdeta bir nazire kadar yakınlık göstermesi, söz konusu hikmetlerin Yunus Emre’nin çağında Anadolu’da bilindiğini, söylendiğini veya okunduğunu göstermektedir.

Hikmet

Bismillah deyip beyan ederek hikmet söyleyip
Talep edenlere inci, cevher saçtım ben işte
Kiyâzeti sıkı çekip, kanlar yutup
“İkinci Defter”2 sözlerini açtım ben işte

Sözü söyledim, her kim olsa cemâle talip
Canı cana bağlayıp, daman ekleyip,
Garip, yetim, fakirlerin gönlünü okşayıp
Gönlü kırık olmayan kişilerden kaçtım ben işte

Fakr-nâme

Kemal Erarslan, 1977 yılında Ahmet Yesevî’nin Fakr-nâme isimli risalesini yayımlamıştır. Bilinen yazmaların hiçbirinde yer almayan risale, Taşkent ve Kazan baskılarında önsöz gibi yer almıştır. 1992 yılındaki “Milletlerarası Ahmet Yesevî Sempozyumu”nda sunulan bir bildiride, Ahmet Yesevî’nin bilinmeyen iki eserinden biri olarak sunulan “Risale”, Kemal Eraslan’ın yayımladığı Fakr-nâme’den başka bir şey değildir.

Fakr-nâme’de tasavvufun önemli kavramlarından olan fakr (kendisindeki her şeyin Allah’a ait olduğunu bilmek)’ın içeriği ve önemi, dervişliğin özü ve makamları anlatılmaktadır.

Yine bu risaleye göre, fakr’ın 6 âdabı şunlardır:

1 – İyi ve kötü söze sükût edip karşılık vermemek,

2- Şeyhin huzurunda sessiz olmak ve onun izni olmadan konuşmamak,

3- Kimseye öfkelenip darılmamak,

4- Her kesimden insanın hizmetini görmek,

5- Nefsini öldürmek,

6- Heva (huylar) ve hevesi (arzular) terk etmek.

Anadolu’da Yesevî Tesirleri

Hoca Ahmet Yesevî’nin tesirleri Batı Türkleri arasında da yayılmakta gecikmedi. Burada, Anadolu’ya yoğun bir şekilde devam etmekte olan Türk göçlerini göz önünde bulundurmak gerekir. Göz önünde tutulması gereken tesirlerin başında, İslâm dünyasını sarsmakta, alt üst etmekte olan Moğol istilâsı gelir. Bu istilâ selinin önüne katılan birçok Türk boyunun yanı sıra, Türk veya başka halklardan pek çok ilim adamı, sanatçı, mutasavvıf da Anadolu’ya gelmiştir. Bun-ların en meşhuru, bilindiği gibi Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’dir. Moğol istilâsının önünde Anadolu’ya gelenler arasında birçok Yesevî dervişinin bulunduğunu tahmin etmek de zor değildir.

Kendi soyunu Ahmet Yesevî’ye dayandıran Evliya Çelebi, gezdiği yerlerdeki veliler hakkında bilgi verirken, bunlardan bir kısmının “Yesevî Fukarası”ndan olduğunu ifade etmiştir. Niyazâbad’da türbesi olan Avsar Baba, Merzifon’da kabri ve tekkesi bulunan Pir Dede, Akyazılı Sultan, Adatepe’de kabri olan Kıdemli Baba Sultan, Bursa’da defnedilmiş Geyikli Baba, Abdal Musa, Unkapanı’nda gömülü olan Horoz Dede gibi veliler, bunlardan bazılarıdır. Burada dikkati çeken husus, bunların hemen hepsinin, Hacı Bektaş-i Veli ile Anadolu’ya gelmiş olmalarıdır.

Hoca Ahmet Yesevî’nin Anadolu’daki en güçlü tesiri elbette Hacı Bektaş-ı Veli yoluyla olanıdır. Tarihî olarak bu iki zattan birincisinin ölümü ile ikincisinin doğumu arasında en az 50 senelik bir fasıla olması gerekirken, hayat öyküleri, onları çağdaş olarak göstermiş ve Hacı Bektaş-ı Veli’yi Hoca Ahmet Yesevî’nin halifesi olarak takdim etmiştir.

Anadolu’da bugün de, muhtemelen kültürel ve siyasî gelişmelerin etkisiyle, bilhassa Bektaşî-Alevî zümreleri arasında Ahmet Yesevî’nin, Alevî olduğunu iddia eden görüşlere rastlanmakta, bir kısım dedeler kendi soylarının Ahmet Yesevîye kadar dayandığını iddia etmektedirler. Elbette bunları bilimsel olarak ispat etmek mümkün görünmemesine rağmen, Ahmet Yesevî etkisinin, modernleşmiş olarak da olsa devam ettiğini göstermektedir.

 

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Mevlâna Celaleddin Rumi

(30 Eylül 1207 -17 Aralık 1273)

(Doğum: Afganistan, Horasan, Belh – Ölüm: Konya, Türkiye)

 

Muhammed Celâleddin, kimi kaynaklara göre H. 604 /M. 1207’de Belh’de dünyaya gelmiştir. Kimi araştırıcılara göre ise daha erken tarihlerde doğmuştur. Türk soyundandır. Mevlâna’nm babası Belh’de tanınmış bir bilgin olan Bahaeddin Veled b. Hüseyn b. Hatibı’dir. Bu değerli kişi Sultan ul-Ülema saniyle de tanınır. Mevlâna Celâleddin henüz beş yaşındayken babası Belb’den ayrıldı. Bahaeddin’in Şam, Hicaz, Malatya, Erzincan ve Akşehir gibi illeri dolaştığı kaynaklarda söylenmektedir.

 

mesnevi ile ilgili görsel sonucuBahaeddin’in Konya’ya geliş tarihi hakkında çeşitli söylentiler vardır. îbtidaname’de Bahaeddin Veled’in Konya’ya H. 626 /M. 1228 de geldiğinden söz edilmektedir. – Muhammed Celâledd

in, Konya’ya gelmeden önce babasiyle yaklaşık yedi yıl kadar Karaman’da (Lârende’de) kalmıştır. Yaklaşık H. 623 yı- lında Şerefeddin Semerkandî’nin kızı Gevher Hatün’la Karamanfda evlenmiştir. Annesinin mezarı da Karaman’dadır. Konya’da Muhammed Gelâleddin’in babası Sultan ul-Ulama saygınlık görmüş ve Alâettin Keykubat’ın babası onun adına Hüdavendigâr Medresesini yaptırmıştr. Bahaettin Veled H. 628 /M. 1230 da hayata gözlerini yummuştur. İyi yetişmiş olan Muhammed Celâlettin’e babasının öğrencileıihden Seyyid Buıhanettin Muhakkik’in tasavvufun özünü aşılamağa çalıştığı bilinmektedir. Burhanettin ölünce Muhammed Celâlettin beş yıl süre- since çevresine dinsel öğüt vermeğe devam etmiştir. H. 642 /M. 1244 de mutasavvıf Şemseddin Muhammed Tebrizî’yi Konya’da görüyoruz. Anlatıldığına göre Şemsettin Tebrizî, Mevlâna’ya sormuş: “Bayezit Bistamî mi büyük, yoksa Hz. Muhammed mi ?” Muhammed Celâlettin hemen yanıt vermiş ve Hz. Muhammed’in daha büyük olduğunu söylemiş. Bayezit’in “kendimi teşbih ederim Şanım ne yücedir” gibi sözlerinin bir kıvılcımla taşkınlığın işareti olduğunu, oysaki Hz. Muhammed’in manevî halinin, çok geniş bulunduğunu belirtmiş. Mevlâna’nın yanıtı Şems’in çok hoşuna gitmiş. İki manevî kişi Tanrı yolunda dost olmuşlar. Mevlâııa, Şems’i o denli sevmiş ki, manevî öğrencilerini unutmağa başlamış. Öğrencilerin yakınmasından rahatsız olan Şems H. 643 /M. 1245 de Şam’a gitmiş. Bu kez Mevlâııa daha çok yalnızlığı seçmiş. Şems’i getirtmek üzere oğlu Sultan Veled’i Şam’a yolla- mış. Şems dileklere dayanamayarak Sultan Veled’le Konya’ya dönmüş. Ancak yine Mevlâna’nın öğrencileri sızlanmağa başlamış. Şems de bu türlü davranışlardan rahatsız olduğundan H. 645 /M. 1247 de ortadan kaybolmuştur. Mevlâna, Konya’da çok sayılan ve çok sevilen bir insandı. Onu çevresinde Başvezir Emir Pervane, Selçuk Sultanı Alaeddin II, Rük- nettin ve daha sonra İzzettin Keykâvüs vardı. Ayrıca Ahilerden tanın- mış kimseler bulunuyordu. Soylu kişilerden tutunuz da işçilere kadar Mevlâna’nın etkisi yayılmıştı. Ancak Şems’in kaybolması Mevlâna’yı son derece üzdü. Gittikçe yalnız bir yaşamı seçmeğe başladı. Şems’e manevî bir aşkla bağlanmıştı. Hatta kimi zaman kendisini onunla öz- deşleştiriyor ve gazellerinin altına Şems imzasını atıyordu. Mevlâna bir süre sonra Şems’in yerine koyduğu Kuyumcu Selâ- huttin Zerkub’da aradığını bulmağa çalıştı. On yıl kadar dostluktan son- ra Selahuttin öldü. Mevlâna bu kez de Çelebi Hüsamettin Haşan b. Muhammed b. Ali’yi manevî dost edindi. On yıl kadar Hüsamettin onun halifeliğini yaptı. Mevlâna tanınmış Mesncvî’sini onun ddeği üzerine yazmağa başladı. Hüsamettin H. 672 /M. 1273 de Mevlâna’dan bir süre sonra öldü. 1273 ydında Mevlâna da ölmüştü. Mevlânanm yeri bir süre boş kaldıysa da oğlu Sultan Vcled onun halifeliğini ısrar üzerine kabul etti. Mevlevîliği asıl örgütleyen ve ekolün ilkelerini saptayan Sultan Veled olmuştur.

 

MEVLÂNA VE FELSEFE

Mevlânanın, Yunan felsefesini okuduğu anlaşılmaktadır. Mesnevî’de Eflatun’dan, Calinus’tan ve sofistlerden söz etmektedir. Üstelik Yunan felsefesini incelemiş olan Gazzalî’nin, Eş aıî nin ve İbn Sina nın görüşleriııe yer vermektedir. Hatta Gazzalî’nin İslâm hukukuyla ilgili, Vasît adlı eserinin adını yazmaktadır. İlkçağ felsefesinde çok geçen dört öğeden (ateş, hava, su ve toprak) örnekler anlatmaktadır. Bir aşk öyküsünü İbn Sina’nın al-Kanun fi’t-Tıbb’mdan almıştır. Akılcı Mutezile’yi ve sünnîlerin inançda önderi Ebu’l-Hasan al-Eş’arî’yi ve Maturidî’yi çok iyi incelemiştir. Mevlâııa, Kehle ve Dimne’nin, Hakim Senaî’nin Divan ve ışknamesinin, Feriduddin-i Attar’ın Musibetnamesi ile Mantık ut- Tayr’mın etkisinde kalarak Mesnevi gibi ölmez bir eser yazmağa girişmiştir. Demek ki Mevlâna doğu felsefesini de iyi biliyordu 3 . Gerek diva- nında ve gerekse Mesnevi’sinde varlık felsefesine, özgürlük felsefesine, ahlâk felsefesine ve insan felsefesine değinmiştir. Ancak Mevlâna akılcı filozoflara zaman zaman çatar. Akim Tanrısal gerçeği buluncaya, değin işe yarıyacağmı, ondan sonra aklı bırakıp inançla ve aşkla evrensel sorunlara dalmanın gerektiğini savunmuştur. Mevlâna, “filozoflar” gözüyle genellikle inanmayanları, kimi zaman da Yunan felsefesinin etkisinde kalanları kastetmiştir, öyle anlaşılıyor ki Mevlâna, İlkçağ felsefesi karşısında Gazzalî’nin düşün- celerinden esinlenmiştir. Nitekim Gazzalî Tehafut al-Felâsife’de Yu- nan felsefesinin etkisinde kalan Farabî ve İbn Sina’yı acı acı eleş- tirmişti. Gazzalî nasıl Aristo’nun etkilerine karşı çıkmışsa, Mevlâna da onun gibi aklı temel alan düşünürleri eleştirmiştir 4 . Bu tür filozofları küçültmek için bir bedevi ile bir filozofun yolda arkadaşlığım anlatıyor: Bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiştir. Çuvalın birinde buğday, ötekinde kum vardır. Filozof, Bedevi’yi uyararak kumu dökülesim, buğdayı iki çuvala yarı yarıya koymasını anımsatıyor. Böylece yükünün hafifleyeceğini anlatıyor. Bu düşünce Bedevinin pek hoşuna gittiğinden filozofa hayran kalıyor ve bağlanıyor. Ancak Bedevi işin sonunda filo- zofun beş parasız ve başı dertten kurtulmayan bir kişi olduğunu anlayın- ca ondan uzaklaşıyor. Senin aklın ve hikmetin bir işe yaramaz anlamın- da sözler söyleyerek filozoftan ayrılıyor. Mevlâna bu öyküyü anlatırken filozofu “akıllı ve özgür”, “hayal ve baş ağrısı elde eden” kişi olarak nitelendiriyor 5 . Bu deyişlerden de anlaşılıyor ki, Mevlâna filozof deyimiyle genellikle imandan yoksun düşünürleri tanımlamak istiyor. Nitekim öykünün sonunda “tabiattan  doğan, hayalden meydana gelen hikmet, Tanrı nurunun feyzinden na- sipsiz bir hikmettir” diyor. Mevlâna sofistlerin, septiklerin, natüralistlcrin ve rasyonalistlerin felsefesini yermekle birlikte inanca dayalı, doğunun havasını taşıyan bir felsefe yapmaktan geri durmuyor. Gazzalı nasıl al-Munkız Min ad-Da- lâl’da kuşkudan imana ulaşırken felsefe yapıyorsa, Mevlâna da Diva- n’ını ve Mesnevisini yazarken ölmez bir biçimde varlıkta birlik felsefesi yapıyor. Dolayısiyle felsefenin çeşitli sorunlarını da kendine göre açık- lıyor. Mevlâna’nın varlık felsefesinden başlayarak felsefî konuları nasıl işlediğini yeri geldikçe daha sonraki satırlarda izleyeceğiz.

 

MEVLÂNA’NIN VARLIK FELSEFESİ

Düşünürler ötedenberi varlığın nasıl meydana geldiğini kendi kendilerine sormuşlardır. Varlığın ilk maddesinin su, hava, ateş ya da top- rak olduğunu ileri süren Yunan düşünürleri gelip geçmiştir. Varlığın öncesiz bir biçimde bir ilk hareket vericiden çıktığını söyleyenler de olmuştur. İslâm dininde ise varlığın Tanrı’nııı dilemesiyle var olduğu vurgulanmıştır. İslâm’da orta yolu benimseyenler, varlığın Tanrı’nın “kün feyekün” yani “ ol deyince olur” buyruğu ile yaratıldığına inanır- lar. Ancak İslâm’da varlık konusunda değişik yorumlar da yapılmıştır. İttihatçılar, hululcular ve işrakçılar. Tanrı – Varlık ilişkisini farklı bi- çimde açıklamışlardır. İttihatçılar Tanrı ile insanın birleştiğini, lıulul- çular Tanrı’nm insanın kalbine girebileceğini, işrakçılar ise varlığın Tanrı’dan ışığın güneşten çıktığı gibi yayıldığını söylemişlerdir. İslâm- da Farabî ve İbn Sina gibi akılcı düşünürler ise varlığın nedenin zat bak’mından Tanrı olduğunu, ancak varlığın zaman bakımından öncesiz bir biçimde var bulunduğunu ifade etmişlerdir. Mevlâna ise varlığın birliğini dile getirmeğe çalışmıştır. Varlıkda birlik felsefesinin ilk tohumlarını Mansur Hallaç (ölm. H. 309 /M. 922) da ve Bayezit Bistamî (ölm. H. 261 /M. 874)’de görmekteyiz. Esasen bu düşünürler varlıkta birlik felsefesini Kur an m kimi ayetlerinden ve Hz. Muhammed’in konuyla ilgili hadislerinden çıkarmışlardır.

Kuşkusuz Mevlana’dan kırk-elli yıl önce Muhyiddin İbnul-Arabî (ölm. Iî. 638 /M. 1240) ve daha sonra Sadrettin Konevî (ölm. H. 673 /M.   1274) varlıkda birlik felsefesini işlemişlerdir. Ancak Mevlâna konuya da- ha coşkun girmiş ve eanhlık getirmiştir. Felsefesine Tanrısal aşkı kat- tığını düşünürsek Mevlâna’oın konuyu nasıl renklendirdiğini dalıa iyi değerlendiririz. Mevlâna ilerde göreoeğ’miz gibi insana yüce bir değer vermiş ve onu Tahn’nın sevgisine layık bir varlık olarak görmüştür. Her şeyi insanda aramıştır. Ona göre insan ruhsal açıdan inceldikçe her şeyin hayalden ibaret olduğunu, varlık olarak yalnız Tanrı’nm bu- lunduğunu kavrar. İnsanda Tanrı’da erime yeteneği vardır. Zaten O Tanrı’dan gelmiştir. Balcınız Mevlâna kendi deyişiyle konuyu şöyle an- latıyor: “Kimyayı meydana getiren odıır. Kimya ne oluyor ki… Bu öğiiş varlık delilidir. Varlık ise hatadır… Onun varlığına karşı yok ol- mak gerektir. Onun huzurunda varlık nedir. Anlamsız bir şeyden iba- rettir. Bu zahirî vücûdun Allah’ın varlığıyla var olduğunun İbir kimsenin) bilmemesi körlüğün delilidir. “Zaten bu âlem sizin canlarınızın hapishanesidir. Uyanın o tarafa gidin… Bu âlemin sınırı vardır. O âlem ise esasen sınırsızdır. Nakış ve biçim o anlama settir, engeldir”

 

MEVLÂNA’DA TANRI AŞKI 

Mevlâna, Divan’ında coşkun biçimde Tanrı aşkını dile getirmeğe çalışıl, Mesnevî’de de Tanrı aşkının itici gücü açıkça görülür. O, aşkın gücüne inanır. Gazellerinde kimi zaman Şems ad-Din Tebrizî’den söz eder 20 . Onun, Tanrı’nın maşuku olduğuna inanır. Kendisi onda TanrT- nrn aşkını göıür. Kimi zaman da kendini Şems yerine koyar. İnsan Tanrıya yaraşır, erdemli bir yol izledikçe, Tanrı’nın sevgisine hak kazanır. Tanrı’nın sevgilisi olma yeteneği yalnız insanda vardır. İnsan evrendeki yerini değerlendirdikçe ve her şeyi Allah için yaptıkça yücelir. Tanrı’yı seven ve kendi nefsini eğiten insan Allah’ın sev gilisi olma onuruna ula- şır. Allah sevgisinin taşkın anlarında insan kendini de unutur. Varlıkta birlik görür. Tanırdan başka her şeyin birer gölge gibi ya da düş gibi olduğunu kavrar. Bu durumda âşık ve maşuk varlıkta bir olur.

 

MEVLÂNA’DA İNSAN FELSEFESİ

Mevlâııa’nııı düşüncesinde insan felsefesinin önemli bir yeri vardır. Mesnevisinde olsun, Divan’mda olsun zaman zaman insanı çözümle- meye çalışır. Yirminci yüzyıla değin insanlık birçok bulguya sahip ol- muş, bilim ve teknikte büyük atılımlar yapmıştır. Ancak insan soru- nunu felsefî antropoloji açısından açıklığa kavuşturanı amıştır. Mev- lâııa bu işe yaklaşık yediyüz yıl önce parmak basmış ve insanın yazgı- sını dile getirmeye çalışmıştır. Âdeta insanın nasıl bir varlık olduğunu bize anlatmıştır. Bunu yapmak için de insanın evrendeki yerini saptamak ve amacını belirtmek istemiştir. İnsanın öteki varlıklardan farklı yönlerini vurgulayarak niteliklerini sayıp dökmüştür. Bakınız bu k nuda Mevlâna ne diyor: “Kim ben? Kimim ben? Niçin bir sürü vesveseler içindeyim? Ne- den oradan oraya sürüklenip duruyorum ? Fezalardaki vıldızlardaıı bi- lişimiyim ki, burçtan burca geçer, uğursuzluklara ağlar, mutluluklara gülerim? Göklerdeki burçlarda alçalış ve yükselişlerde hazan rüzgârlarla sürüklenir, hazan do kayıtlarla bağlamı ıııı. Bazan yanan ateş, hazan coşan sel olurum. Ne asıktanım, rıe fasıldanım, hangi pazarlarda satılırım? Bazan gülyabanîlerin yolunu bile keserim. Bazan içi daralmış ve hüzünlüyüm. Bazan bu iki halden de uzağım ve en yüksek nes- nelerden yükseğim” 31 . Mevlâna bu deyişleriyle insanın nasıl bir varlık olduğuna dikkati çekiy r or. İnsanın kimi özelliklerini dile getiriyor. Mevlâııa’nııı felsefesinde insanın bilinç sahih! bir varlık olması önem taşır. İnsanda iki türlü “Ben” vardır. Birisi özel “Ben”, ötekisi “Aşkın ben”dir. özel ben herkeste ayrı ayrıdır. Herkesin ayrı bir özelliği vardır. Herkesin, mizan, tutkuları ve yapısı değişiktir. Ancak “Aşkın ben” tanrılık b>r yetenektir. O herkeste ortaktır. Aşkın ben bilincin derin halidir. Aşkın benin alanında varlığın hikmeti düşünülür. Bedenin tut- kuları dizginlenir. Tanrı sevilir. Barış, sevgi, dostluk ve evrensel duygu- lar egemendir. Bu alan, felsefenin, san’atın ve dinin gerçek alanıdır, insan hayatına aşkın benin buyrukları egemen olursa, davranışlar er- demli olur. Geniş ölçüde bedenin tutkularına bağlı olan özel ben, insana egemen olursa davıaııışlar kötii yönde gelişir. O halde insanı yücelten asıl öğe aşkın bendir. Bu da herkeste ortaktır. Ancak bilincin derin halini yaşamak da her zaman kolay değildir. Bakalım Mevlâna bu ko- nudaki görüşlerini kendi ifadeleriyle nasıl anlatıyoı : “İnsanlaı sayılıdır, çoktur amma iman birdir. Cisimleri çoktur ama canları birdir, insanda öküzün, eşeğein anlayışından ve canından başka bir akı), başka bir can vardır. O deme erişen, o makamda Tanrı velisi omn kişide de insandaki candan, akıldan başka ve ayrı bir can ve akıl vaıdır. Hayvani canlarda birlik yoktur. Sen bu birliği rüzgârın ru- hunda arama. Bu hayvanı can ekmek yese, insanı ruhun karııı doymaz. Bu, yük çekse o sıkıntı çekmez. Hatta onun ölümüyle bu hay r vanî ruh neşelenir, sevinir… İnsanî ruhun bir şey elde ettiğini görünce de kıskanç- lığından ölür. Kurtların, köpeklerin canı hep ayrı ayrıdır. Bir olaıt Tanrı aslanlarının canlarıdır. Canları d’ye çoğul sigasiyıe söyledim. Çünkü ç bir tek can cisme ııisbetlc yüz olur. Gökteki bir tek güneşin bir tek ışığı da ev içlerine vıirunca yüzlerce ışık olur y r a! 1* akat ortadan duvarı kal- dırdın mı hepsinin de ışığı bir olıır” 32 . Mevlaua insanın lıilinciyle vc tklıyla hayvandan farklı olduğunu belirttiği gibi sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu da vurguluyor, insan tasarıları ve amacı olan, toplum içinde görevi olan Tanrı önünde olan bir varlıktır. Aynı zamanda insan kendisini öteki nesnelerden ayı- ran, hem de kendi özünü varlığından ayıran y aratıktır. Bu özellikleriyle  insan yaratıkların onurlusudur. İnsan özündeki tanrılık öğeleri ge- liştirilerek varlıkta birlik felsefesini de yaşayabilir. Şimdi biraz da Mev- lâna’yı kendi deyişleriyle izleyelim: “Burada gizlenmiş birisi var. Eteğimi tutuyoı. Kendisini gizlemiş. Beni öne sürmüş. Burada gizlenmiş birisi var. Can gibi. Hatta candan da güzel. Bana bir bahçe gösteriyor ve sayvanımı kaplıyor. Burada gizlenmiş birisi var. Gönlümden geçen hayâl gibi gizli. Ama yüzünün ışığı bütün vücuduma aksediyor. Burada gizlenmiş birisi var. Şeker kamışında şekerin gizlendiği gibi gizlenmiş. Tatlı, şekerci dükkânını zaptetmiş… Gönlü hastalanan ben hiç kimseden bir derman bulmadım. Şimdi anladım ki meğerse o dert benim dermanımmış”- 2 . Mevlâna’nın felsefesinde insanın asıl varlığı Tanrı katında ve Zâtında idi. Sonra O’nun dilemesiyle insan bu âleme geldi. Bu âlemde varlıkların cansızlar, nebatlar, hayvanlar ve insan olmak üzere derece- leri vardır. İnsan düşünen, karar sahibi, her şeye anlam veren ve amacı olan bir varlıktır. Hepsinden önemlisi de kendi tutkularını dizginleyerek Tanrı’ya ulaşma, O’nda yok olma şerefine ıdaşabilen varlıktır. Hayvanlarda ise içgüdü egemendir. İnsan bir kültür yaratıcısı olarak da üstün bir varlıktır. Bakalım Mevlâna kendi ifadesiyle konuya nasıl bir ışık tutmuştur: “İnsan yaratışın rahminden iki kez doğar. İkinci gelişimizde biz bu dünyaya annemizden doğduk” 22 , “önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan nebatlar âlemine düşmüştür. Yıllarca nebat olmuş bu âlem- de ömür sürmüştür de nebat cansız şeylerin zıddı olduğu halde bir za- manlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir. Nebatlıktan hayvanlığa düşünce dc nebat olduğu zamandaki halini hiç hatırlamaz. Yalnız yeşilliğe karşı eğilimi vardır. Hele bahar geldi mi, çiçekler açtı mı! Hani yeni derviş de genç pire, o yüce bahta eğilim duyar ya! Çünkü bu cüz’î akıldan, o külli akıldandır. Bu gölgenin hare- keti, o gül dalının hareketindendir. Nihayet gölgesi, onda yok olur da bu eğilimi, bu araştırmanın sırrını bilir, anlar! A iyi bahtlı kişi, bu ağaç oynamadıkça o daim gölgesi nasıl oynar ki? Bildiği yaratıcı, tekraı onu hayvanlıktan insanlığa çeker, çevirir. Böylece iklimden iklime gide gide nihayet insan âleminde akıllı, bilgili vc yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları hatırlamadığı gibi, bu akıldan da geçip değişeceğini alklına bile getirmez. Nihayet bu tutkuyla, istekle dolu akıldan da kurtuldu mu yüzbinlerce şaşılacak akıllar görür Mevlâna insanlara hir gözle bakan, sevgiyle dolu olan ve dinsel hoş görüsü olan bir düşünürdür. Bakınız bu konuda ne demiştir: “Ey müslümanlar! Ne yapayım ki ben kendimi bilmiyorum. Ben ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ateşperest, ne Müsliimanım” 35 . Mevlâna bu ifadesiyle inkârcılılığı değil, Tanrı önünde duygulanmanın önemine dikkati çekiyor. Dinlerin amacının birliğini vurgulamak istiyor. Başka bir ifadesi de şöyledir: “Yetmişiki millet kendi sırrım bizden dinler. Biz ikiyüz millet ve mezhebi tek perdede birleştiren ney gibiyiz”. “Per- gar (pergel) gibi bir ayağımla şeriat üzerinde sağlamca durduğum halde, öteki ayağımla yetmiş, iki milleti dolaşıyorum”. “İyi şeyleri caiz gören o peygamber ne güzel buyurdu. Bir zerre aklın oruçtan da, namazdan da iyidir” 36 . Mevlâna insanlara evrensel bir gözle bakarak çağındaki Anadolu halkının kaynaşmasına da yardımcı olmuştur 37 . Ayrıca insanı felsefî antropolji açısından çözümleyerek ondaki yetenekleri dile getirmeğe çalışmıştır.

mevlana değil bu ile ilgili görsel sonucu

MEVLÂNA’DA AKIL VE BİLGİ KURAMI

İslâm düşünürleri aklı çeşitli biçimlerde, anlatmaya çalışmışlardır. Meşşâîler, bu konuda genellikle Afrodisiaslı İskender’den yararlanmış- lardır. Aklın, türlerini sayarken al-Akl bi’l-Fiil, al-Akl bi’l-Kuvvc, al- Akl bi’l-Meleke, al-Akl al-Müstcfat ve aJ-Akl al-Faal’den söz etmiş- lerdir. Bu akıl tüllerinden söz ederken konuya açıklık getil memişlerdir. Gazzalî ise İhya’da, Faysal at-Tefrika’da, al -Kıstas al-Mustakim’de, al-Kanun fi’t-TeviFdc ve al-Mustafa Miıı İlmi’l-Usul dc akıldan söz etmiştir. Gazzalî’ye göre de çeşitli yeteneklere akıl denir. Hcrşeyden önce akıl, kuramsal bilgileri kavrama yeteneğidir. Bu anlamda akıl, insanı hayvandan ayıran özelliktir. Ayrıca akıl deneyle elde edilen bil- giler için de kullanılmıştır. “İki artı iki dört eder” gibi önermelerin ifade ettiği zorunlu bilgilere de akıl diyenler olmuştur. Yapılan işlerin sonunu düşünmeyi de akıl diye adlandıraıılar olmuştur. Kuşkusuz akıl insan için bir ışık, bir enerjidir. Doğruyu yanlıştan ayırma yetisidir. Düşünürümüz Mevlâna aklı kimi zaman öğer, kimi zaman da yerer. Aklı öğerkcıı onu oruçtan, namazdan bile üstün tut- muştur 38 . Bu konuda kimi zaman da doğruluğunda kesinlik olmayan hadiselere dayanmıştır. Sözgelimi Mevlâna özellikle şıı hadisi vurgulu- yor: “Allah aklı yarattığı zaman otur dedi, oturdu. Kalk dedi, kalktı. Yüzünü dön dedi, döndü. Aıkanı çevir dedi, çevirdi. Söyle dedi, söyledi. Sus dedi, sustu. Git dedi, gitti. Anla dedi, anladı. Sonra dedi ki: Şerefim, güzelliğim, büyüklüğüm, ululuğum, sultanlığım, ceberûtum, yüksek- lio-im, arşı kavramam ve kudretim,üzerine yemin ederim ki, Senden daha iyi ve Bana senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Seninle bilini- rim., seninle ibadet olunurum. Seninle itaat edilirim. Sana veririm. Sen- den dolayı azarlarım. Sevap ve eeza senin yüz.ündcııdir” 30 . Mevlâna daha başka hadis ve âyetler vererek de aklı yüceltiyor. Aklı alçak âlemin ışığı ve Sînâ Dağının ışığı, Mekke’nin âdil sultanı, tabiatı hoş ve adaletli sultan, Hakkın rahmetinin gölgesi ve adalet dağıtan terazi olarak da nitelendiriyor. Mcsnevî’siııde külli akılla cüz.’î aklı ayırıyor. Külli aklı övüyor, cüz’î aklın ise ondan ışık aldığını ve fakat İlâhî gerçekleri anlamağa yet- miycceğinden söz ediyoı 40 . Hatta şu ifadeyi kullanıyor: “Külli akıl, doğru olduğunu bilmediği yola adımı atar mı hiç? (Cüz ı) akı) defterleri baştanbaşa karalar durur. Akim aklıysa (küllî akıl) bütün âlemi ayla doldurur, ışıklandırır. O karadan da kurtulmuştur, aktan da. Oııuıı avının ışığı gönüle de yayılmıştır, sana da. Cüz î akıl, bu karayla akı yine Kadir’den bir yıldız gibi parlayıp âlemi aydınlatan Kadir gecesin- den elde etmiştir. Nitekim tenin değeri canla, fakat canın değeri de de canın ışığıyladır” 41 . Mevlâna, kimi zaman da tümdengelimcilerc ve kıyasa çatıyor. Aklın alanı ile İlâhî sırların alanını ayırıyor. Akıl ve kıyasın İlâhî gerçek- leri kavrayamayacağını yazıyor 42 . Bununla birlikte “İnsanın vücuduna da akıl ve ruh gayb âleminden akar su gibi gelir” demektedir. Kimi kayanklarda da zayıf iki senetle rivayet edildiği kaydedilmiştir. (Bakınız: al- Aclunî, Keşf al-Hafa. 1/275, Halep) Mevlâna’da aklın yorumu anlattığı konuya göre farklı görünmek- tedir. İnsanın insana karşı ilişkilerine sorumluluğu sözkpnusu olduğu zaman aklı, kıyası ve çalışmayı salık vermektedir. Dünya işlerinde akim yerini ve önemini doğrulamaktadır. Ancak fizikötesi konuların anagörü, keşf ve sezgi ile sağlanacağını söylemektedir. Ona göre külli akıl Tanrılık bir kudrettir. Onun için o doğru adımlar atar. Mevlâııa külli akıla, aklın aldı da diyor. Cüz’î akıl ise külli akıldan ışığını almakla birlikte bu dün- yada daima tökezleyebilir, yanılabilir, ve Tanrısal gizleri çözmekte yetersiz kalır. Çünkü bu dünyada tenin yani bedenin tutkuları bu aklın ışığını karartır. Böylecc cüz i akıl kendi aslına yabancılaşır. Ancak er- dem ve sevgi yolunu izleyerek insan gayb âleminin sırlarına ulaşabilir. Dernek Mevlâna’nııı öğretisinde altlın yasaları dünya için geçeıli, fizik- ötesi gizleri çözmek için ise yetersizdir. Tanrısal gerçekler sezgi ile ya- kalanır, aşkla yaşanır.

 

MEVLÂNA’DA ÖZGÜRLÜK FELSEFESİ

İslâm’da özgürlük sorunu uzun uzun tartışılmıştır. Mu’tezile, in- sanın özgür bir varlık olduğunu, kendi fiilini yaratmakta hür bırakıl- dığını ve bunun sonucu olarak kendi davranışlarından sorumlu bulun- duğunu söylemiştir. Ccbriyye ise insanın özgür oımadığmı, bütün dav- ranışlaruun Tanrı tarafından belirlendiğini ve iradesinin tamamen Tan- rı’nın iradesine bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Sünnet Ehli bilginlerinden Eş’arî ve Matûıîdî ise kulun fiillerini külli iradesi ile Tanrı’nın Levb-i Mabfuz’da yazdığını, insanın cüzü iradesiyle bir davranışı kazanması nedeniyle sorumlu tutulduğunu belirtmişlerdir 44 . Mevlâna da özgürlük felsefesine değinmiştir. Ona göre her şey Tan- n’nın bilgisi ve kudreti içinde olmaktadır. TanrTnın dilemesi dışında hiçbir şey gerçekleşemez 45 . Ancak Tanrı’nm razı olacağı ya da olmayacağı davranışlar vardır. Tanrı insanı öteki yaratıklardan farklı biçimde şe- refli bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan da olgunlaşma ve Allah’ına kavuşma yeteneği vardır. İnsanda bu yeteneği geliştirecek cüz’î irade bulunmaktadu – . Toplumsal ilişkilerde insan bu iradesini Tanrı’nın rı- zasını kazanacak biçimde kullanmalıdır. Tanrı kimseyi kötü fiilleri yap- mak için zorlamanuştır. Öncesizde herkesin nasıl davranacağını bildiği için insanların yazgısını yazmıştır. Sünnet Ehli bilginlerinin görüşlerine  açıklık getiren Mevlâna, konu hakkında şöyle söylüyor; “Peygamberler dediler ki evet Tanrı çekinip kurtulmaya imkân bulunmayan nitelikler yaratmıştır. Fakat geçici nitelikler de yarattı ki onları tcrketmek müm- kündür. Herkesin nefretini kazanan kişi, o sıfatları teıkeder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur… Kuma toprak ol dersen âcizdir, toprak olamaz. Ancak toprağa balçık ol dersen bu söz yerindedir. Toprak balçık olabilir. Tanrı insana topallık, yassı buıunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir. Ama, ağız, yüz çarpık- lığı ya da baş ağrısı gibi kimi hastalıklar da vermiştir ki, bunlara çare vardır …”

Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeğe çalışıyor: “Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdet- ‘ mek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasm: Titreme hastalığından dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el… Her iki hareketi de bil ki, Tanrı yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya imkân yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan jhşnmn olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman olduğunu ne zaman gör- dün”. Mevlâna, insanın sorumluluğunu başka bir örnekle de anlatıyor; Adamın biri bir bağa girmiş, zerdali ağacım silkerek meyveleri yemeğe başlamış. Bunu gören mal sahibi “Allahta’ıı korkmuyor musun” deyin- ce, “neden korkayım, ağaç Allah’ın ağacı, ben de Allah’ın kuluyum, Allah’ın kulu, Allah’ın malını yiyor” karşılığını vermiş. Bunun üzerine bağ sahibi adamı bir ağaca bağlayarak bir sopa ile iyice döğmeğe baş- lamış. Sopanın acılarına dayanamayan adam, bağ sahibine “Allah’tan korkmuyor musun” deyince, bağ sahibi “Niçin korkayım? Sen Allah’ın kulusun, bu da Allah’ın sopası, Allah’ın sopasını Allah ’m kuluna vuru- yorum” demiş 47 . Böylece Mevlâna adamın çalma fiilinden dolayı so- rumlu olduğunu vurgulamıştır. Demek ki, Mevlâna her şeyin Allah’ın bilgisi ve gücü içinde olduğunu kabul etmekle birlikte insanın sınırlı bir özgürlüğünün bulunduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı da insanı sorumlu tutmaktadır. MEVLÂNA’DA

ÖLÜM KAVRAMI

Kuşkusuz ölüm, insan hayatı için kesin bir olgudur. Düşünürler ötedenberi ölümden anlamlar çıkarmağa çalışmışlardır. Gerçekte insan, ölüm olgusunu düşünerek dünya hayatının noktalandığını kavrar. Böylece de hayatını daha anlandı geçirmenin yollarını arar. İnsanlar genel- likle ölümden korkmuşlar ya da onu üzüntü kaynağı saymışlardır. Düşünürümüz Mevlâna, ölümden korkmuyor. Âdeta bize ölümü sevdirmeğe çalışıyor, ölümü beden mezarından kurtuluş gibi kabul edi- yor. Esasen onun felsefesine göre insan Tanrı’nın dilemesiyle bu âlemde var görünmüştür. Gerçekte varlık birdir ve öncesizdir. İnsan da varlığın bir parçasıdır. Mevlâna şöyle söylüyor: “Ey oluş ve dağılış âleminde tamamiylc çürümüş canlar, sonsuz canlarımız nc vücudc geldi, ne de doğdu” 4 ». Mevlâna ölüıııii sonsuz hayata açılış olarak görüyor. Dünyayı ruhlar için hapishane gibi görüyor, ölüm felsefesi ile insanlara güven ve umut veriyor. Klasik tekke anlayışının uyuşukluğunu ve miskinliğini Mcvlâna’da görmüyoruz. O dünya için çalışmadan yanadır. Âhiret için de umut ve aşkla doludur. Bu aşk ve umutu insanlara aşdaınağa çal’şı- yor. Musikiyi, raksı v.e güzel sanatları seven Mevlâna çevresine manevî alanda coşkunluğun en güzel örneklerinden birini vermiştir. Ona göre âşık olan, sevgilisine kavuşmaktan korkar mı? İşte ölüm de böyledir. ölüm olgusu Tamı katına çıkmak demektir. Ona göre ölüm, sonrasız hayat için yeniden dirilmektir. Mevlâna ölümü kendi ifadesiyle şöyle nitelendiriyor: “Böylece ecel rüzgârı da âriflere gül bahçelerinden esip gelen rüz- gâr gibi lâtif ve hoştur. Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Tanrı seçilmişiydi; onu nasd ısırabilir ?” 49 “ölümüm bana can gibi hoş geliyor. Dirilmemle âdeta bir .Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur. Azıksızlık azığı bize rızık ve nimettir, ölümün görünüşü ölüm, içyüzü diriliktir, ölümün görünüşte sonu yoktur. Gerçekte ise sonsuzluktur…. Bana da ölüm ‘tatlıdır. (Onlar ölmemişlerdir. Rablerinin huzurunda diridirler) âyeti benim içindir. Ey inandığım, güvendiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Kuşkusuz benim sonsuz hayatım öldürülmemdedir. Ey yiğit! Hayatım kesinlikle ölümdedir. Ne zamana değin yurdumdan ayrı kala- cağım ?” 50 Mevlâna, kimi zaman da ölümle insanın gerçek özgürlüğüne kavu- şacağını söylüyor: “Dünya aslanı av ve rızık arar. Tanrı aslanı ise hür- lük ve ölüm. Çünkü ölümle yüzlerce hayat görür de vardığını pervane gibi yakıp yandırır”  dünya hayatını bir ölüş gibi görüyor. Ölümden sonraki hayatı ise sevinç kaynağı sayıyor: “Dünya da buna benzer. Adetâ uyu- yan bir kişinin gördüğü hayâllerdir. Uyuyan sanır ki bu hayâller ger- çektir ve sürüp gidecek! Ancak ansızın ecel sabahı geldi mi zan ve hile karanlığından kurtulur. Yerini yurdunu görünce gamlanıp tasalandığına gülmeğe başlar” 52 . “Ben ölüp de tabutumu geçirdikleri zaman benim bu cihanın derdiyle uğraştığımı zannetme! Cenazemi görünce ayrılık ayrılıp diye ağlama Benim sevgilimle kavuşmam o zamandır. Buradan gidişi gördüğün gibi, tekrar gelişi de düşün. Güneş ve ay batmakla eksilmezler ki… Hangi dane vardır ki toprağa ekilip de çıkmamıştır. Niçin insan denilen dane için de kuşkuya düşüyorsun” ? 53 “Ölüm ya da yaşamak… İkisi de bizim için biçtir. Acemiler gibi tasada değiliz ve kazaya boyun eğiyoruz” 54 . “Bir âşık ölmek üzere idi. Orada bulunan birisi sordu: Ölüm halinde iken nasıl görebiliyorsun, dedi ve cevap şu oldu: Uçuyorum ben… Şimdi benim her tarafım ağız olmuş gülüyor. Yüzlerce ölülerle beraber gülüyoruz. Dudaklardaki tebessümden başka bir gü- lüşle gülüyoruz” 55 . “Eceli tatlı görenlerin bakışları sarhoştur. Onlara tenin ölümü acı gelmez. Onlar bu kuyunun zindanından çayıra çıkacak- lar. Karışık ve zahmetli cihanın gamından kurtulurlar ve hiç kimse hiç olan şeyin kaybolmasından ağlamaz”. “O kimseye ölüm nasıl acı gele- bilir ki. Yılanların zehri olan yerden çıkarılıp şeker bulunan tarafa gö- türülüyor, can ve beden kavgasından kurtulup gönül kanatleriyle elsiz, ayaksız uçacak. Tıpkı zindanda hapsedilmiş kimsenin geceleri uyurken gülistan görmesi gibi …” 56 Görülüyor ki MevJâna ölüm kavramını açıklarken umut 57 , güven ve ruhsal güçle doludur. Korkak ve çekingen değildir. Aşkın itici gücü onu sevgiliye kavuşturma özlemi içinde coşturmuştur. Ona göre ölüm sonrasız hayatın gerçek başlangıcıdır. Beden – can kavgasından kurtu- luş, dünya hapishanesinden özgürlüğe kavuşma ve huzur âleminde ya- şama imkânıdu – . Böylece Mevlâna, tasavvuf felsefesine bir canlılık ver- miş, uyuşukluğu ve tembelliği küçük görmüştür. Ölümün anlamını da kendi felsefesine uygun bir biçimde dile getirmiştir.

MEVLÂNA’DA AHLÂK FELSEFESİ

Kuşkusuz ahlâk felsefesinde iyi niyetin ve sorumluluk duygusu- nun önemli b’r yeri vardır. İslâm’ın Peygamberi “Yapılan işler niyete  göredir” demiştir. Mevlâna her işte iyi niyetten yana olmuştur. Ayrıca insana cüz’î akıl verildiğini ve insanın türdeşlerine karşı sorumlu tutul- duğunu vurgulamıştır. Mevlâna İslâm’ın doğruluk, adalet, hikmet ve acıma gihi ahlâkî değerlerini bize birer çiçek gibi hikayeler içinde sun- mağa çalışmıştır. Sözün özü Mevlâna Tanrı’ya ahlâk kapısından girilerek kavuşu- lacağını anlatmak istemiştir. Nitekim Hz. Muhammed de “Ben ahlâkın güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuştur. Başka bir hadiste de “İçinizde en iyiniz ahlâk açısından güzel olanlarmızdır” buyurmuştur. Mevlâna özellikle Mesnevi sinde, l’ihi Mafih te ve Meca- lis-i Seb’a’da ahlâkla ilgili konulara değinir. Hatta “Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz, belki bütün dünyayı ateşe veınıiş oluı” demiştir 58 . Mevlâna aşırı mal tutkusunun karşısında olduğu gibi, tembelliğin ve dilenciliğin de karşısmdadır: “O rahmet kapısı hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı. Zekât veı ilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine sıkıntıdan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Kim dost yolunda perva- sızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert olur. Edepten dolayı bu felek gaıkolmuştur. Yine edepten dolayı melekler suçsuz ve terte- miz olmuşlardır” 59 . Mevlâna öfke ve şehveti yermiştir: “Öfke ve şehvet insanı şaşı ya- par. Ruhu doğruluktan ayırır. Kine gelince gizlenir. Gönülden göze yüzlerce perde inci. Kadı kalben rüşvet almaya karar veıiııcc zâlimi, ağlayıp inleyen suçsuzdan nasıl ayırabilir ? ® 9 . Mevlâna, daima yardımlaşmadan ve zayıfları düşünmeden yanadır: “İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki, can meydanında yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen göz yaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak isteı- sen zayıflara merhamet el”® 1 . Nitekim Hz. Muhammed Merhamet et- meyene merhamet olunmaz” demiştir. Mevlâna, dedikoduyu, gereksiz iddia ve tartışmaları da yermiştir: “Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde hapsedilmiş bir insansın. Tavşan gibi olan nefsin seni nasıl kahretti. Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa etmekte. Sen ise şu dcdi-koılu, iddia ve tar- tışma kuyusunun dikilidesin” 62 . ^ Mevlâna, dünyada nefsin eğilimlerine köle olmanın, öğiinmeııin ve büyüklenmenin karşısındadır: “Dünyanın lütfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır ama az ye. Çünkü ateşten bir lokmadır. Ateş gizlidir; zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar. Sen, (ben öğünmeleri yutar mıyım? O tamahından öğüyor, ben onu anlarım) deme! Seni öğen, halkın içinde aleyhinde bulunursa onun etkisiyle gönlün günlerce yanar.-.. O sözler gönlüne dokunur. Onun etkisi altında kalırsın. Övgü- den de bir ululuk gelir, dene de bak! Övgünün de günlerce etkisinde kalırsın- ö övgü canın ululanmasına, aldanmasına neden olur…. Nefs çok öğiilmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol! Ululuk taslama! Elinden geldikçe insan ol, sultan olma… Yoksa bu inceliğin, bu güzelliğin kalmayınca, o seninle düşüp kalkanlar senden usanırlar. Evvelce seni aldatıp duranlar, o zaman seni görünce şeytan adını takar- lar. Seni kapı dibinde görünce hepsi birden (Mezarından çıkmış hortlak) derler” 63 . Mevlâna, irade gücüne ve sağduyulu davranışlara önem vermiştir. İnsan kendine ycııilmed’ği derecede olğunlaşır. Bunu açıklamak için Hz. Ali nin başından geçen bir olayı anlatır: Hz. Ali, savaşta karşı taraftan bir münkiri alteder. Düşmanını kılmcıyla tam öldüreceği sırada münKİr Hz. Ali nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Ali, kılıcını vurmaz, kınına sokar. Münkir bu erdemli davranışa şaşar ve nedenini sorar. Hz. Ali de cevap olarak şöyle der: “Ey yiğit, savaşırken sen benim yüzüme tü- kürünce nefsim kabardı, öfkelendim, huyum harap, berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim ki, o anda savaşımın yarısı Tanrı içindi, yarısı nefsim için. Tanrı işinde ortaklık yaraşmaz”. Bıı cevap üzerine inkarcı kişi, Hz. Ali nin büyüklüğüne, temizliğine ve iradesine hayran olarak müslümaıı olmuştur 64 . Mevlâna, daima nefsin kötülüklerinin yok olmasından yanadır. Nefsin eğitimi aşkı artırır. Böylece de insan Tanrısal gizlere ulaşır. Var- lıkta birliği yaşar. İnsan nefsin köleliğinden kurtuldukça özgürleşir ve kendi aslına döner. Bakınız Mevlâna ne diyor: “Ölünüz… Ölünüz… Bu aşkta ölünüz. Bu aşkta ölürseniz gerçek rulıa sahip olursunuz. Ölü- nüz… Ölünüz… Bu ölümden korkmayınız. Bu topraklardan kurtulup göklere yükselini; … ölünü/, Ölünüz… Bu nefstcn ayrılınız. Bu ııefs bir bağdır ve siz onun kölesisiniz” 65 . Mevlâna, bu sözleriyle âdeta tasavvufta çok değer verilen “Öl- meden önce ölünüz” sözünü açıklamıştır. Mevlâna, ahlâkta sonu mutlulukla bitecek davranışları öğütlüyor. İnsanın iyi niyetine, irade gücüne, nefsin köleliğinden kurtuluşuna önem veriyor. İlâhî aşkın ağırlığı onun ahlâk felsefesinde de vardır. İnsan ahlâk açısından temizlendikçe Tanrısal aşka yaraşır bir hale gelir.

SONUÇ

Mevlâna özellikle Divanında varlıkda birlik konusunu Tanrısal aşkın coşkunluğu içinde işleyerek tasavvufa canlılık getirmiştir. Mevlâna felsefesiyle Taıırı’da birleşme görünüşü sergileyerek insan hayatına an- lam vermiştir. İnsanlar arasında ortak öğeleri dile getirmeğe çalışmış- tır. İnsanın değerini yüceltmek istemiştir. Mevlâna, eserleriyle kendinden sonra gelen Türk mutasavvıf şairleri etkilemiştir. Serbest anlayışa yatkın, musikiyi, edebiyatı ve daha başka sanat türlerini seven bir çevrede yetiştiği için usta kalemiyle güzelin. tadım okurlarına aktarmıştır 66 . Böylece de Türk sanatının geliş- mesinde etkili olmuştur. Mevlâna İslâm dinine yumuşak bir yorum getirerek insan sevgisinin yayılmasına, dayanışmaya ve bu son dinin içten sevilmesine katkı- da bulunmuştur. Mevlâna insan felsefesine eğilerek bir açıdan felsefi antropoloji yapmış, hayata anlam vermiş ve insanın evrendeki yerini değerlendir- miştir. Ölüm konusunu umut, güven ve insana güç veren bir yöntemle yorumlamıştır. Böylece hem yaşarken, hem de öldükten sonra insanın mutlu olmağa yaraşır bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Mevlâna, dar düşünce ve tutuculuğa önem vermemiş, vicdan öz- gürlüğüne saygıdan yana olmuştur. Kendisi gibi düşünmeyenlere de şefkat kucağını açmıştır. “Dinde zorlama yoktur” âyeti uyarınca baş- kalarının vicdanını zorlamak istememiştir. Bu görüş ve etkisi sayesinde müslüman halk, hangi mezhep ve tarikattan olursa olsun yauyana yaşamlarım sürdürmüşlerdir. Özellikle hu anlayış gerek Mevlâııa’nm ça- ğında ve gerekse Ondan sonra ikiyüzyıl kadar etkisini göstererek hoş- görü ve saygı ortamını hazırlamıştır. Mevlâna, ilâhı aşkı işlerken insanın Tanrının maşuku olabileceğini belirterek İslâm felsefesinde yeni bir çığır açmıştır. Böylece Kur’ân’da belirtilen insanın şerefli yaratık olduğu hakkındaki buyruğu yorumla- mış ve her şeyin insanda bulunacağını vurgulamıştır. Mevlâna’nın Divan”‘ ı ve Mesnevi’si çeşitli dillere çevrilmiştir. Böy- leee Mevlâna yalnızca Doğu düşüncesini etkilemiş değil, Balılılarca da okunmuştur 67 . Bugün dahi Batı’da Mevlâna hayranı insanlar çoktur. Kısacası Mevlâna, etkisi dünyanın çeşitli ülkelerinde görülen insancıl, büyük bir Türk düşünürüdür. Onun felsefesi aradan yediyüz yıldan fazla zaman geçtiği halde birçok insan tarafından okunmakta ve sevgiyle izlenmektedir. Kuşkusuz Mevlâna’nın İslâm felsefesinde önemli bir yeri vardır.

 

İbrahim Agah Çubukçu- Mevlana ve Felsefesi-A.Ü Dergisi

 

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar