Navigation Menu

Mustafa Satı Bey (Satı el-Husri) (1880-1968)

Doğum: Sana, Yemen – Ölüm:  Kahire, Mısır

Arap asıllı Osmanlı eğitimcisi ve Arap milliyetçisi.

Yemen’in San‘a şehrinde doğdu. Halep’in ileri gelen tüccar ailelerinden birine mensuptur. İstînaf Mahkemesi reisi olan babasının memuriyeti dolayısıyla on üç yaşına kadar San’a, Adana, Ankara, Trablusgarp ve Konya’da bulundu. 1893’te girdiği Mekteb-i Mülkiyye’den 1900’de mezun olduktan sonra Yanya vilâyeti idâdîsinde öğretmenliğe başladı. 1904’te öğretmenlik görevi yanında Yanya vilâyeti maiyet memurluğuna, 1905’te Kosova’ya bağlı Radoviç’e, 1907’de Manastır’a bağlı Florina’ya kaymakam tayin edildi. Bu görevleri sırasında Balkanlar’da giderek güçlenmekte olan milliyetçilik hareketleri hakkında bilgi sahibi oldu. Manastır’da kaldığı yıllarda İttihat ve Terakkî Cemiyeti üyeleriyle beraber çalıştı, ancak cemiyete üye olmadı. O da İttihatçılar gibi II. Abdülhamid rejiminin sona erdirilmesi ve meşrutiyet idaresinin yeniden kurulması gerektiğine inanıyordu. Temmuz 1908’de ilân edilen II. Meşrutiyet’i desteklemek için yaptığı konuşmalar Manastır’da Neyyir-i Hakîkat mecmuasında yayımlandı. Kısa süre sonra İstanbul’a döndü. Hemen ardından Envâr-ı Ulûm adlı bir dergi çıkardı. Eylül 1908’de Dârülmuallimîn-i İbtidâiyye, kasımda Dârülmuallimîn-i Âliye müdürlüğüne tayin edildi. Müdür yardımcılığı görevine Ismayıl Hakkı Bey’i (Baltacıoğlu) getirdi. Bu sırada okulun öğretim programını ve personelini yenileme çabalarıyla dikkat çekti. Okulda verdiği konferansta toplumların geri kalması veya ilerlemesinin din ve milliyetle ilgisinin bulunmadığını, geri kalmanın en önemli sebebinin taassup ve bilgisizlik olduğunu söyledi. Konferansın metni aynı yıllarda çıkarmaya başladığı Tedrîsât-ı İbtidâiyye Mecmuası’nda neşredildi. 1910’da Batı eğitim sistemlerini incelemek amacıyla iki ay süren bir Avrupa seyahatine çıktı. Avrupa dönüşü verdiği konferansta başarının sırrının azim ve çalışma olduğu üzerinde durdu. 1911’de Anadolu ve Rumeli gezilerine çıktı. Müdürlüğü sırasında Mekteb-i Mülkiyye’de ve Dârülhilâfe Medresesi’nde ders vermenin yanı sıra bir hemşire okulu açtı. Balkan savaşlarının olumsuz etkileri üzerine konferanslar verdi, gazetede yazılar yayımladı.

Bunları daha sonra Ümit ve Azim, Vatan İçin adlarıyla kitap haline getirdi. Bu dönemde Terbiye isimli bir dergi çıkardı. 1912’de Maarif nâzırı ile anlaşmazlığa düşerek istifa ettiyse de ertesi yıl Dârüşşafaka müdürlüğü göreviyle tekrar memuriyete döndü. Temmuz 1914’te dört ay süren ikinci Avrupa seyahatine çıktı. Bu gezide daha çok anaokulları üzerinde durdu. 1915’te Yeni Mekteb’i kurdu. Tevfik Fikret ile görüş birliği içinde açılan bu okul kız öğretmen okulu niteliğindeydi. Okulun bünyesinde kurduğu çocuk yuvasının başına kız kardeşi Neriman Hanım’ı getirdi. Kumkapı’da açılan ve daha sonra Teşvikiye’ye taşınan okul onun İstanbul’dan ayrılmasından sonra Fevziye Mektebi adını aldı. 1916’da Hüseyin Hüsnü Paşa’nın kızı Cemile Hanım’la evlendi.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nda yenilmesi, Arap topraklarının Osmanlı yönetiminden çıkması, İstanbul’da bulunan Osmanlıcılık fikrine bağlı Arap kökenli birçok kişi gibi Sâtı Bey’i de yol ayırımında bıraktı. İstanbul’dan ayrılmayı düşünen Sâtı Bey kararını Nisan 1919’da toplanan Matbuat Kongresi’nde açıkladı. Ona göre Osmanlı Devleti çatısı altında iyi yetişen Araplar’ın yeni şartlardaki en önemli görevi, bilgi ve birikimlerini Arap topraklarında kurulacak olan yönetimlerin hizmetine sunmaktı. Arkadaşları ve öğrencilerinin karşı çıkmasına rağmen Temmuz 1919’da İstanbul’dan ayrılarak Suriye’ye gitti. Faysal hükümeti döneminde bir süre eğitim müfettişliği ve müdürlüğü yapmasının ardından eğitim bakanlığına getirildi. Temmuz 1920’de Fransa, Suriye’yi işgal edip Faysal hükümetine son verince ülkeden ayrıldı. İtalya, İsviçre ve İstanbul’da Faysal adına temaslarda bulundu. Kahire’de Mısır eğitim sistemi, Mısırlılar’ın Araplığı ve Arap milliyetçiliği konularında çalışmalarını sürdürürken İngiltere tarafından Irak krallığına getirilen Faysal’ın Temmuz 1921’de daveti üzerine Bağdat’a gitti. Bağdat’ta yirmi yıl eğitim hizmetleriyle meşgul oldu. Eğitim Genel Müdürlüğü (1923-1927), Dârülmuallimîn’de hocalık (1927-1931), eğitim başmüfettişliği (1931), Bağdat Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığı (1932-1935) ve Eski Eserler genel müdürlüğü (1936-1941) yaptı. İngiltere’ye karşı giderek artan tepkinin 1941’de ihtilâle dönüşmesinin ardından Irak, İngiltere tarafından ikinci defa işgal edildiğinde birçok Arap milliyetçisi gibi o da Irak vatandaşlığından çıkarıldı. Haziran 1941’de Halep’e gönderildi, oradan Beyrut’a geçti. Beyrut’ta resmî bir görev almayıp fikirlerinden çok etkilendiği İbn Haldûn üzerine araştırmalarını yoğunlaştırdı. Bu çalışmaların sonucu olan Dirâsât Ǿan Muķaddimeti İbn Ħaldûn 1943’te yayımlandı. 1944’te Fransız manda yönetiminin eğitim alanındaki uygulamalarına karşı eğitimde millîleşme politikaları geliştirmek amacıyla Suriye hükümetinin davetlisi olarak Şam’a gitti. Ancak eğitim alanında gerçekleştirmek istediği reformlara karşı çıkılınca istifa ederek Beyrut’a döndü (Kasım 1946).

1947’de Kahire’ye giden Sâtı Bey, 1945’te oluşturulan Arap Birliği’nde Kültür müşaviri olarak çalışmaya başladı. 1953’te yeni kurulan Yüksek Araboloji Enstitüsü’nün müdürü oldu. Emekliye ayrıldığı 1957 yılına kadar bu görevde kaldı. Emeklilik dönemini Bağdat’ta, Beyrut’ta ve Kahire’de geçirdi. Bu dönemdeki en önemli faaliyeti hâtıralarını yazmak oldu. Irak’la ilgili hâtıraları (1921-1941) neşredildi (Beyrut 1967, 1968). 1967’de Osmanlı dönemine dair hâtıralarını yazmakla meşgul olduğu bilinmekle birlikte bunların yayımlandığı tesbit edilememiştir. 24 Aralık 1968’de Bağdat’ta vefat etti ve İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Camii bitişiğindeki Âzamiye Mezarlığı’na defnedildi. Sâtı Bey, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Türkiye ile irtibatını kesmemiş, kız kardeşi Neriman Hanım felsefe profesörü Nusret Hızır ile evlenerek Ankara’ya yerleşmiştir.

Sâtı Bey, milliyetçilik hareketlerinin giderek güçlendiği bir dönemde Osmanlılığa kuvvetle inanmış bir eğitimci olarak her türlü milliyetçi akıma karşı çıkmış, Osmanlılık idealinin gerçekleşmesi için eğitimin çok önemli olduğu fikrinden hareketle çalışmalarının hemen tamamını bu alana hasretmiştir. Onun 1919 öncesinde ısrarla savunduğu düşünceler Osmanlı vatanperverliği, azimle çalışmak, gençleri küçük yaştan itibaren modern eğitimle yetiştirmek şeklinde özetlenebilir. Osmanlı Devleti’nin sona ermesiyle Osmanlılık fikrinin yerini Arap milliyetçiliği almış, modern eğitim konusundaki tavrını hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Sâtı Bey’in Osmanlılık anlayışında olduğu gibi Arapçılık fikrinde de din önemli bir yer almamıştır. Ona göre Arap milletinin dayandığı temel unsurlar din, etnik köken ve bölge aidiyeti değil dil ve tarih birlikteliğidir. Bu temeller üzerine inşa edilecek Arap birliği hedefine ancak seküler bir anlayışla verilecek modern eğitim sayesinde ulaşacaktır. Sâtı Bey’in milliyetçilik anlayışının şekillenmesinde İbn Haldûn’un asabiyet fikriyle Alman birliğinin oluşumunda dil ve tarih unsuruna vurgu yapan J. G. Fichte’nin etkili olduğu görülmektedir. Dine karşı mesafeli duruşu Arap kimliğinde dinin önemine vurgu yapan kesimlerce tepkiyle karşılanırken Baasçılar ve Nâsırcılar üzerinde etkili olmuştur. Hayatının yaklaşık son elli yılını bu temeller üzerine inşa etmeye çalıştığı Arap milliyetçiliği ideolojisine adayan Sâtı Bey’in bir eserine başlık olarak seçtiği “el-‘Urûbetü evvelen” (önce Araplık) ifadesi onun hayatının ikinci döneminin özeti sayılabilir.

Sâtı Bey’in kırkın üzerinde eseri vardır. Ayrıca 1919 öncesinde İstanbul’da başta Tedrîsât-ı İbtidâiyye Mecmuası, Terbiye ve Muallim gibi dergilerle Tanin ve Sabah gibi gazetelerde, 1920’lerden itibaren Bağdat, Beyrut, Dımaşk ve Kahire’de el-Âdâb, eŝ-Ŝeķāfe, er-Risâle, Ĥavliyyâtü’ŝ-ŝeķāfeti’l-ǾArabiyye, Mecelletü’t-Terbiye ve’t-taǾlîm, Mecelletü MecmaǾi’l-luġati’l-ǾArabiyye gibi mecmualarda ve Avrupa’da bazı dergilerde makaleleri yayımlanmıştır.

İsam- Satı el-Husri maddesi

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Yusuf Akçura

2 Aralık 1876-11 Mart 1935

Doğum: Ulyanovsk, (Simbirsk) Rusya –  Ölüm: İstanbul

Yusuf Akçura, 1876 yılında Volga kıyısında bulunan Simbir şehrinde
dünyaya geldi. Babası Hasan Beye ait çuha fabrikaları Rus ordusuna
kaputluk kumaş imal ettiğinden varhklı bir aileye mensup idi. Yusuf, çocuk
yaşta babasını kaybetti. Bu yüzden fabrikalann ağır yükü annesinin
omuzlanna yüklendi. Yusuf, altı yaşındayken annesi kızakla kaza geçirince
yatalak oldu. Doktorların tavsiyesi ile 1883 yılında annesi ile birlikte Odesa
üzerinden İstanbul’ a geldiler.!

İlk okulu ve bunun ardından ” Askeri Rüşdiye”yi bitirdikten sonra
Pangaltı’ndaki Harbiye Mektebi’ne yazılan Akçura, 1897 yılında Kunnay
Subayoldu. Jön Türklerle ilişkileri yüzünden tutuklanıp Harp Divanının
kararı ile askerlikle ilişkisi kesilerek Fizan’ a sürüldü. Ancak bir süre sonra
Trablusgarp’ta rütbeleri geri verilerek göreve başladı. Bir yıl aradan sonra,
1899’da kaçarak Fransa’ya yerleşti. Yusuf Akçura ve arkadaşı Ahmet Ferit,
birlikte Paris’e geldikten sonra “Serbest Ulfimu Siyasiye Mektebi”ne
kaydoldular. Her ikisi de burada ünlü tarihçi Albert Sarel ve Emil
Bautmey’den ders alarak batı kültürünü de yakından inceleme imkanı
buldular. Yusuf Akçura, bitinne tezi olarak hazırladığı “Osmanlı
İmparatorluğu Müesseselerinin Tarihine Ait Bir Tecri.fue” adlı çalışmasıyla
1903 tarihinde üçüncülükle bu okuldan mezun oldu.3Öğrenimini tamamladıktan sonra Kazan’a amcasının yanına giderek,burada Muhammediye Medresesi ‘nde tarih edebiyatı derslerinde
öğretmenlik yaptı. 1905 Rus Parlamentosunda Duma’nın kurulması üzerine,
Türklerin burada nüfusları oranında temsil edilmesi için çalışmalar yaptı.
Türk ileri gelenleri ile temas kurarak,” Rusya Müslümanlan İttifakı” adlı
siyası bir partinin kurulmasına öncülük etti. Daha sonra bu Partinin ileri
gelenlerinden olan Yusuf Akçura, Türkçü1ük konusundaki görüşlerini, Türk
toplulukları arasında yaymaya başladı. Türklerin gazete çıkarmasına izin
verilmesinden sonra, Kazan’da “Kazan Muhbiri”ni çıkarmaya başladı. Aynı
zamanda, Türkiye de Abdülhamit yönetimine karşı çalışanlarla da irtibat
halindeydi.

Akçura,”Üç Tarz-ı Siyaset” isimli ünlü eserini Kazan’da yazmasına
rağmen, Rus idaresinden çekindiği için, Kahire’de çıkan “Türk Gazetesi”nde
yayımladı. Bu makalede; Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük tahlil ediliyor
ve sonuçta en uygun siyaset tarzının”Türkçülük”olduğu vurgulanıyordu.
II. Meşrutiyet’in (1908) ilanından sonra, diğer Türk düşünürleri ile
birlikte İstanbul’a geldi. Harp Akademisi, DMü’ş-şafaka, Medresetü’1-
Va’izın ve DMü’I-mu’allimın okullannda siyası tarih öğretmenliği yaptı.
1909 da İstanbul Darü’l-ftimln Edebiyat Fakültesinde, 1914 Mülkiye
Mektebinde tarih dersleri verdi. Mülkiye’deki görevi, 1915’de okulun
kapanması üzerine sona erdi. 1916’da ise, Darü’l-ftinfin’un yeniden
yapılanması sebebi ile kadro dışı kald1.

Türk milliyetçiliği temelinde ilmı alanda önemli çalışmaları bulunan
“Türk Derneği”, 1908 yılı sonlarına doğru Mülkiye Mektebinde Müdür
Celal Beyin nezaretinde kuruldu. Kurucuları; Ahmet Midhat Efendi,
Emrullah Efendi, Necip Asım Bey, Tahir Bey, Dağıstanlı Celal
Korkmazoğlu, Veled Çelebi, Yusuf Akçura, Müverrih Arif Bey, Musa
Akyiğit, Fuat Raif, Filozof Rıza Tevfik, Ahmet Ferit Beydir. Köprülü Fuad
Bey, Mehmet Emin Bey gibi ünlü yazarlar ve düşünürler de bu dern~ğe üye
idi.

“Türk Derneği Dergisi”nin ilk sayısı 1911’de çıktı, 7 sayı yayımlandıktan sonra, yerini” Türk Yurdu”na bıraktı. 18 Ağustos 1911 ‘de kurulan “Türk Yurdu Cemiyeti”nin kuruculan; Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet, Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali ve Akil Muhtar BeydiL Mecmuanın imtiyaz sahibi olarak Mehmet Emin Bey, murahhaslığına Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet Bey ve Ziya Gökalp seçildi.

Dergi, eski yazı ile 17 yıl çıkmıştı. 12 Mart 1912 de “Türk Ocağı” kuruldu. 20 Haziran 1912 tarihinde,
program genişletiterek 231 tıbbiyeli adına gelen temsilciler ile Mehmet
Emin Bey, Yusuf Akçura, Mehmet Ali Tevfik, Emin Bülent, Dr. Fuat Sabit
ve Ağaoğlu Ahmet Bey tarafından cemiyetin adı “Türk Ocağı” olarak kabul
edilerek çalışmalarına başladı. “Türk Yurdu” dergisi, Türk Ocağının yayın
organı oldu. Akçura, 1931 de Türk Ocaklarının kapatılmasına kadar dergiyi
yönetti. 1919 Bolşevik İhtiHUi ile Rusya, i. Dünya Savaşı’ndan çekilince
Akçura, Türk esirlerinin yurda dönmeleri için Kızılay tarafından Rusya’ya
gönderildi. Burada, esirlere yardımcı olabilmek için tehlikeli şartlarda görev
yaptı. İstanbul’un Kurtuluş Savaşı sırasında işgali ile tutuklandı. Ancak
daha soma bir yolunu bularak “harp yüzbaşısı” unvanıyla Anadolu’ya geçti.
Yaşına rağmen verilen görevleri başarıyla sürdürdü. 10 Akçura, Anadolu
harekatına katıldıktan birkaç ay soma, Sakarya muharebelerine girdi.
Ankara’da birçok görevlerde bulundu. Önce Maarif Vekaletine girerek
Çeviri Bürosu’nda vazife aldı, ardından “doğu sorunları” danışmanı olarak
Hariciye Vekaletinde çalıştı. Ankara’da Serbest Halk Dersleri Kursu’nda
(1921-1922) ve daha sonra “Ankara Hukuk Mektebi”nde dersler verdi.
1924’te “Türk Yurdu” dergisi yeniden yayımlanmaya başlayınca buradaki
çalışmalan, dergi 1931 yılında kapanıncaya kadar sürdü. 1923 ‘te İstanbul
milletvekili olarak meclise girdi ve yasama çalışmalarına katıldı. 1934’ e
kadar Mecliste İstanbul’u temsil etti. Ölümünden bir yıl önce de Kars
milletvekili oldu. Türk Tarihi kurucu üyesi olarak görevaldı. 12 Mart
1935’te, İstanbul’da vefat ederek Edirne Kapı Şehitliği’ne defnedildi.

 

B. YUSUF AKÇURA’NIN FİKİRLERİ
Yusuf Akçura’nın Türkçülük ile ilgili düşüncelerinin İstanbul’da,
Rusya’da ve Fransa’da geliştiği görülür. Harp Okulu yıllannda, Necip Asım
Beyin, Veled Çelebi Efendinin ve Tahir Beyin Türkçülük ile ilgili yazılanm
okumuş ve etkilenmiştir. Ayrıca, İsmail Gaspirinski (Gaspıralı) tarafından
basılan “Tercüman” gazetesi de İstanbul’da dağıtılmakta idi. Bu yazarlann
fikirleri, onu derinden etkilemiştir. Harp Okulu’nda öğrenci iken tatil
aylannda Rusya ile ve oradan da orta Asya Türkleri ile temasa geçerek,
buradaki Türklerin sosyal yaşamını incelemiştir. Bu ziyaretleri sırasında,
Osmanlı Türklüğü ile Kuzey Türkıüğü arasında kültürel bir ‘köprünün
kurulmasım istemiştir.

Onu, en çok etkileyen şüphesiz İsmil Gasprinski (Gaspıralı) olmuştur.
Kınm’da Rusya’nın baskısına rağmen Müslüman halklarla sıkı ilişkiler
kuran Tatarlann varlıklannı sürdürebildiğini örnek gösteren Gasprinski
(GaspıraIı)’ye göre, bu usulle çeşitli bölgelerde yaşayan Türkler de
varlıklanm koruyabilirdi. Akçura, Gasprinski (Gaspıralı)’nin fikirleri ile çok
erken tarihlerde tanışma fırsatı buldu. Onunla Rusya’ya yaptığı seyahat
sırasında karşılaştı. Uzaktan da akrabalığı vardı. Gasprinski (Gaspıralı),
1883’ten sonra Kınm Bahçesaray da yayımlarnaya başladığı “Tercüman”
gazetesi ile Türkler arasında; ” dilde ve fikirde iş birliği” düşüncelerini
yaymaya çalışmıştır.

İstanbul’ da Akçura ve diğer aydınlar bu düşüncelerden etkilenmiştir.
Çarlık Rusyasının sansürüne rağmen, Tercüman’ın yayın hayatında
kalmasının sebebi; siyasal alanda ılımlı tutum, doğayı gözlemlerne,
gerçekliğin incelenmesini temel alma, laik düşünce yapısı olmuştur. 13
Akçura’nın hayatı boyunca yazmış olduğu yazılar, üç bölüme
ayrılmaktadır:

ı. Genel Türk Tarihi, özellikle, Türkçülüğe ilişkin yapıtlar,
2. Osmanlı Tarihi konusundaki yapıtlar,
3. Avrupa’nın Yakın Çağ tarihinin siyasal, sosyal ve ekonomik
konulan ile ilgili yazılan çalışmaları ve tarih öğretım üyeliği oluştunnaktadır.

1904 yılında Rusya’da kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli
makalenin tamamı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve parçalanmasını
önlemeye yönelik çarelerin neler olduğuna dairdir. 16 Bu makale, Mısır’da
Abdülhamit yönetimine karşı savaşan “Türk” gazetesinin 24-34’üncü
sayılarmda yayımlanmış olup daha sonra Mıs! r ve İstanbul’ da iki kez
basılmıştır. Yusuf Akçura’nın makalesinden başka Ali Kemal’in ve arkadaşı
Ferit (Tek)’in Ali Kemal’e cevabı olan bir mektubu da yayımlanmıştır.
“Üç Tarz-ı Siyaset”te üzerinde durduğu üç ana konu şunlar
olmuştur:

1. Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek (Osmanlılık),
2. İslamcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak (İslamcılık),
3. lrka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek
(Türkçüıük).
Osmanlılık, İslamcılık ve Türkçülük görüşlerinin karşılıklı olarak
mukayesesini ilk defa Yusuf Akçura yapmıştır.

a. Osmanlılık: Akçura’ya göre bu fikir, ll. Mahmut döneminde
başlamış, Abdülmecit döneminde gelişmiş, Sadrazam Ali ve Fuat Paşalar
döneminde en üst noktaya ulaşmıştır. “Osmanlılık” anlayışına göre asıl
gaye, “Osmanlı memleketindeki Müslim ve gayrimüslim halka aynı siyasal
hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek; böylece aralarında tam bir eşitlik
meydana getirmek; fikir ve din bakımından tam bir serbesti vermek, bu
eşitlikten ve serbestiden faydalanarak söz konusu ahaliyi aralanndaki din ve
soy farkma rağmen yekdiğerine karıştırarak ve temsil ederek Amerika
Birleşik Hükı1ınetlerindeki Amerikan milleti gibi, müşterek vatanla
birleşmiş yeni bir millet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak ve bütün bu zor
ameliyenin neticesi olarak da” Devlet-i Aliye-i Osmaniye” yi asll şekliyle,
yani eski sınırları ile muhafaza eylemekti… Osmanlı hududu haricindeki Müslümanlar ve Türkler bununla o kadar meşgulolamazlardı. Mesele mahalli ve dahili bir mesele idi”.
Akçura’ya göre; Almanların 1870-71 tarihinde milletlerin esasında
ırkın önemli bir yer tuttuğunu iddia ederek Fransa’yı mağlup etmelerinden
dolayı bu fikir dayanağını kaybetmiş oluyordu.

b. İslamcılık: Bütün Müslümanların bir halife etrafında toplanarak
fikir ve eylem birliğine varmasıdır,21 Akçura’ya göre İslfuncılık, başlangıçta
Osmanlı halkını Müslim-gayrimüslim olarak ayıracak, fakat daha sonra
bütün dünyadaki Müslümanlan bir fikir etrafında toplayarak büyük bir
birlikteliğe sebep olacaktı.

Osmanlılık fikrinin zayıflaması üzerine, Abdülaziz devrinde
“Panislfunizm” düşüncesi, yaygınlaşmaya başlamış ve diplomatik
görüşmelere de yansımıştır. Midhat Paşa’nın düşmesinden sonra II.
Abdülhamit döneminde bu fikir, eylem haline dönüşmüştür. Eğitimde,
sarayda, sosyal ve kültürel alanda dinsellik ön plana çıkmıştır.
Müslümanlann kalabalık olduğu Afrika ve Çin diyarına elçiler göndererek,
Hicaz demir yolu inşasını devam ettirerek İslamiyet’teki hilafet nüfuzu
kullanılmaya çalışılmıştır.

 

yusuf akçura üç tarzı siyaset kitabı ile ilgili görsel sonucu c. Türkçülük: Niyazi Berkes’e göre; Rusya’daki Müslümanlann

uluslaşma akımı ile Osmanlı topraklanndaki Müslüman ve Türk olmayan
grupların uluslaşma eğilimi arasındaki paralelliği ilk gören kişi Yusuf
Akçura olmuştur. O, aynı zamanda Türkiye’de Türkçülüğün geleceğini, Ziya
Gökalp’tan çok önce kavrayan kişidir,Yusuf Akçura, milliyetçi akımın bünyesinde birinci derecede rol
oynamış kişilerden biridir. 24 Akçura’nın milleti tarifi şu şekildedir: “Millet,
ırk ve lisanın esasen birliğinden dolayı ictimai vicdanında birlik hasıl olmuş
bir insan topluluğudur” 25. Tarifte de görüldüğü gibi, ırk ve lisan birliği esas
alırunış olmakla beraber kültürel bağlardan olan ve Ziya Gökalp’ın dahil ettiği din faktörü bu tarife konulmamıştır. Bu da, Mustafa Kemal’in kurduğulaik devlet anlayışına paralellik göstennektedir.
1908 Temmuzunda, Türkiye’de Jön Türk Devrimi meydana geldiğinde
ülkede Türk milliyetçiliği henüz kökleşmemişti. Hiçbir basın-yayın organı
bu düşünceyi savunmuyor ve siyasiler bu konuda açık bir tutum
takınınıyordu. Siyasal sahnede,”Batıcılar, Osmanlıcılar ve İslamcılar” rol
alıyordu. Yusuf Akçura, 1908 Devrimi’nden sonra İstanbul’a gelerek Türk
milliyetçiliği konusunda yoğun çalışmalar yaptı ve 1911’de “Türk Yurdu”
dergisinde yazılar yazmaya başladı ve 1912 de Türk Ocağının çalışmalanna
katıldı. 1912 Ağustos ayından sonra, ” Türk Yurdu Mecmuası”nın ilk
nüshasından itibaren basım ve yayımını Yusuf Akçura yürütmüştür. Bu
dergi ile Türkçülüğün esasını şekillendinniş ve bütün düşüncelerini yinni yıl
süreyle bu dergide yayımlamıştır. Yusuf Akçura’nın “Türk yurdu
Mecmuası”nın kuruluş ve çalışma ilkelerine Türklükle ilgili düşünceleri şu
şekilde yansımıştır.

1. Türk yurdu, Türk ırkına mensup halkın ekseriyeti tarafından
okunup istifade olunacak bir tarzda ve lisanda yazılacaktır. Binaenaleyh
lisanı sade olacak, muhteviyatı bu mevzulan Türk ırkı ekseriyetinin
istifadesine yarayacak şeylerden intihap olunacaktır.
2. Türk Vurdu, umum Türklerce makbulolabilecek bir mefkfıreyi
meydana çıkannağa çalışacaktır.
3. Türk Vurdu, umum Türklerin kendi aralannda tanışmalarına
çalışacak, gerek ahHiki gerek iktisadi cihetten yükselmelerine hizmet
edecektir.
4. Türklerin birbirleri ile tanışmalannı kolaylaştınnak için “Türk
Vurdu Mecmuası”, Türk dünyasının her tarafında olup biten işlerden ve
kardeşler arasında sevinç veya kaderi mucip olacak vakıalardan ve muhtelif
Türk illerindeki fikir hareketlerinden ve edebi inkişaflardan haberdar
edecektir.
5. Dahilde ancak Türklük ve Türk unsurunun siyasi ve iktisadi
menfaatlerini müdaf’aa edecektir.
6. Mefkfıresizlikten münbais tembellik ve rehavetin ve ümitsizliğin
önüne geçmeğe çalışacaktır. 7. Türk Vurdu’nun beynelmile1 siyasette takip edeceği istikamet Türk
aleminin menfaatlerini müdafaa olacaktır.
Türk Vurdu dergisi, İttihat ve Terakki ‘nin kontrolünde olmayan ender
yayın organlarından biri idi. Akçura, Talat Paşanın ve Ziya Gökalp’ın bütün
ısrarlanna rağmen ittihatçıların merkez komitesinde yer almadı. Bunun
başlıca sebebi, yemin metninde bulunan, “Osmanlı, islam” gibi kayıtların
bulunması idi. Ayrıca Mustafa Kemal gibi, askerlerin siyasete müdahale
etmemeleri gerektiği fikrine sahipti. Türk Ocağında, “Türk’ün Dünü ve
Bugünü” konusunda çok sayıda konferans verdi. 1914 yılında Birinci Dünya
Savaşı’na girildiğinde, Türk milliyetçi1iği sağlam bir biçimde kök salmış bir
düşünce akımı olarak yer aldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1913’ten itibaren
Türkçü çevrelerin ifade ettiği, ekonomik ve kültürel görüşmelerden yoğun
bir şekilde etkilendi ve politikalarına yön verdi.n Bunda Akçura’nın önemli
bir yeri olduğu muhakkaktır.

Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde; Türklük siyasetinin İslam
siyaseti gibi ycni olduğunu, Osmanlı sınırlan ile kısıtlı olmadığım ifade
ettikten sonra şu düşüncelere yer verrniştir:
“Osmanlı Devleti’nin menfaati, bütün Müslümanların ve Türklerin
menfaatlerine aykırı değildir. Zira, tebaası olan Müslümanlar ve Türkler
onun kuvvetlenmesiyle kuvvetlenmiş demek olduğu gibi, diğer Müslüman
ve Türkler de kuvvetli bir destek olurlar, Fakat İslamın menfaati, Osmanlı
Devleti’nin ve Türklüğün menfaatlerine tamamen uymaz. Zira, İslamın
kuvvet kazanması, Osmanlı tebaasından bir kısmının (gayrimüslim
olanlann) sonunda kaybını ve bu cihetle Osmanlı Devleti’nin günümüzdeki
topluluğundaki bir parçasının yok olmasını mucip olacağı gibi, Türklüğün
Müslim ve gayrimüslim dini anlaşmazlığıyla bölümnesine ve binaenaleyh
kuvvetsizleşmesine sebep olur.Türklüğün menfaatine gelince o da ne Osmanlı Devleti’nin ve ne de
İslamın menfaatine büsbütün uygun gelmez. Zira, İslam toplumunu Türk ve
Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır ve bunun neticesi olarak
Osmanlı tcbfuısının Müslümanları arasına da nifak salıp Osmanlı Devleti’nin
kuvvetsizleşmesini mucip olur. Bunun içindir ki, her üç cemiyete şahıs, Osmanlı Devleti menfaatine
çalışmalıdır.

Tamamı: YUSUF AKÇURA VE ZİYA GÖKALP-Sayim TÜRKMAN

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Thomas Hobbes (1588-1679)

5 Nisan 1588 – 4 Aralık 1679

Doğum: Malmesbury, Wiltshire, İngiltere – Ölüm: Derbyshire, İngiltere

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Aldous Huxley  (26 Temmuz 1894 -22 Kasım 1963)

( Godalming, Birleşik Krallık- Los Angeles County, Kaliforniya, ABD)

1932 tarihli Cesur Yeni Dünya isimli kitabıyla ünlü yazar ve senarist Aldous Huxley 1894 yılında Godalming İngiltere’de, devrin önde gelen entelektüel ailelerinden birinin mensubu olarak doğdu. Küçük yaşta geçirdiği, kendisini kısmen kör bırakan hastalık sonucunda bilim adamı olma hayalini bir kenara bırakarak edebiyat kariyerinde ilerlemeye başladı. 1916 yılında Oxford Üniversitesi Balliol Koleji’nden onur derecesiyle mezun oldu ve bir şiir kitabı yayımlandı. Beş yıl sonra ilk romanı Krom Sarısı‘nı yayınlayarak başarı basamaklarını tırmanma yolundaki ilk adımını atmış olacaktı. Krom Sarısı’nı, en çok bilinen eseri Cesur Yeni Dünya’dan önce birçok farklı mizahi roman takip etti. Geleceğin karanlık bir versiyonu olan Cesur Yeni Dünya, çevreler tarafından yirminci yüzyılın en başarılı romanlarından biri kabul edilir. Huxley 1937 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne taşındı ve burada hayatının geri kalanını son derece üretken bir şekilde romanlar, kurgusal olmayan eserler, senaryolar ve denemeler yazarak geçirdi. 1963’te Los Angeles, Kaliforniya’da kanser yüzünden hayata veda etti.

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Tommaso Campanella (1568-1639)

İtalyan filozoflarındandır. Stylo yakınlarında küçük bir kasaba olan Steynans’da (Kalaberya) 5 eylül 1568’de doğdu ve 21 mayıs 1639’da Paris’te öldü. Ebeveyni, onun hukuk öğrenmesini istemişti. Fakat o, bilim ve felsefeden hoşlandığı için, hukuku terk etti. Devrin bütün üstün insanlarının öğrenmeye mecbur oldukları skolastik felsefeden nefret etti. Sırayla, bütün antikitenin felsefe sistemlerini inceledi; hiç birinden, hatta Aristo’dan da hoşlanmadı. Cosenza’da papaz adayı (novice) oldu. Bernerdino Telesio’yu, halkın önünde şiddetle ve başarıyla savundu. O, bu filozofun bütün fikirlerine ortak olmamakla birlikte, onun bağımsız ve özgür düşünmesinden ötürü, kendisine hayrandı. Zekasının üstünlüğü ve Aristo’ya karşı olan ateşli hücumlarıyle birçok nüfuzlu insanların düşmanlığını kazandı. Büyücülük ve dine aykırılıkla suçlandırıldI. Bu, bir taraftan dini, diğer taraftan da, yurdunda İspanya egemenliğine karşı suikastler tertip ettiği iddiasıyle kazandığı siyasal kin ve güvensizlik, kendisinin, kral mahkemesi önünde yedi kez adi ve olağanüstü işkence ve cezalara çarptırılmasına neden olduysa da, ölümden kurtuldu. Fakat ebedi hapse mahkum edildi. Yirmi yedi yıl, elli kadar cezaevinin hücrelerine kapatıldı. Philosophia Realis adlı eserinin başlangıcında, Tanrı’ya, “alemin her çeşit eğlencelerinden kendisini kurtardığı ve bilimin evrimine hizmet etmek için yalnız kalmasına izin verdiği için” şükreder. Maddesel alemden çekilmekle, daha çok geniş olan ruh aleminde yaşayabilmiş olduğu için, kendini tebrik eder. Nihayet, bilim ve edebiyata dost olan papa Urbain III., Campaneııa’nın küfrünü şüpheli sayarak, engizisyon tarafından yargılatmak vesilesiyle, kendisini Roma’ya getirtti; gerçekte ise, onu tamamıyle serbest bıraktı. Her ne kadar, İspanya hükümeti, Campanella’ yı tekrar ele geçirmeye uğraşmış sa da, Fransa sefiri olan Kont de Noailles, onu serbest bıraktırarak kendi yurduna yoııadı. Fransa’da Louis XIII. ve kardinal Richelieu tarafından saygı ve sevgiyle kabul edildi; ve ölünceye dek sıkıntı çekmemesi için de kendisine bir maaş bağlandı.

Paris’te Cassendi ve Mersenne1e tanıştı. Aşağıda listesini vereceğimiz eserlerinin hemen hepsini cezaevlerinde yazmıştır. Campanella ..Telesio gibi, hemen bütün hayatı boyunca ve hemen bütün eserlerinde Aristo aleyhine savaştı; cizvitlere karşı geldi. Aristo’ya olan hücumlarını Philosophia Realis’inin ilk bölümlerinde inceler ve bazı sorunlarda, imanın kurtarılması için Yunan felsefesiyle ilgiyi kesmernek gerektiği sonucuna da ulaştı. Hatta, bu felsefenin bazı sorunlar için yararlı, birçoğu için de karlı olduğunu anlatır. Campaneııa’yı Pomponace ve Vanini’den ayıran nitelik, olaylarla do­ğa kanunlarını incelediği zaman, kendisinden ayrılmayan mistiklik yönsemesidir (temayül). Ona göre: Tanrı, gerçektir; her gerçek ondan gelir; insanlar, Tanrısız gerçeği bulam·azlar. Gerçeğe ulaşabilmek için, onu bize iki biçimde keşfettiren Tanrıya başvurmak lazımdır:

1 . İçindeki gerçekleri gözlem ve endüksiyonla okuyabildiğimiz doğa kitabına dikkat etmekle, zira ebedi akıl, bütün düşüncelerini bu kitaba kaydetmiştir; insanların yazdığı şeyler, yalan ve yanılmalarla dolu olan hayatın ölü kopyalarından başka bir şey değildir.

2. Araçsız ve içimize doğan ya da peygamberlerin getirdikleri vahiy sayesinde gerçeği keşfedebiliriz. Demek ki, biri ‘duyum’ (sensus), diğeri ‘iman’dan ibaret olan iki bilgi vasıtasına sahibiz. İmandan Tanrıbilim ve duyurnun bilimli işlenmesinden felsefe meydana gelir. Campaneııa, metafiziği üç bölüme ayırır:

a) Bilginin ilkelerini araştırma; b) Varlığın ilkelerini araştırma; c) Eylem ilkelerini araştırma. Birineide, insan aklının değerine hücum eden şüphecilerin ileri sürdükleri kanıtlarr uzun uzadıya sıralar; ve onlara karşı bilincimizin, kendimizi zihne iradeli bir varlık olarak tanıttığını anlatır. Daha açık bir deyimle, bilinç ya da iç duyu, hiç bir şüpheye kapılmadan, duyumlarımızı bilgi haline getirenin ‘akıı’ olduğunu bildirir. Metafizikçi, her şeyden şüphe edebilse bile, bu ‘iç duyu’ asla şüphe etmez. Zira bu duyu, bize kendi varlığımızı şüphe götürmez bir surette tanıtmaktadır. Bu duyu, bize kendimizi; yapabilir, ister ve var olan bir gerçeklik olarak tanıttığı gibi, yokluğun nitelikleri olmak üzere her şeyi yapamayan, bilemeyen bir varlık olarak da tanıtır. Bundan da ister istemez, bir kuruntu olmııyan ve kendimden farklı bir varlığın var olduğu sonucu çıkar. Şu halde, kesin olarak bildiğim şey, ‘var olduğum’dur (Universalis Philosophia Sive Metaphysica, pars. 1 .) . Campanella, Descartes’ın meşhur formülünü hatırlatan bu görüşünden tam bir gerçeklik (n:alisme) sonucuna ulaşamaz. Eşyanın ‘oluş’uyle onlar hakkındaki ‘düşünüşümüz’, asılları itibarıyle bir oldukları için birbirine uygundurlar. Mutlak bilgiyi ancak Tanrı bilir. Zira, mutlak gerçekleri yaratan kendisidir. Bununla birlikte, filozofun bunu araştırması gerekir. Campanella, şüphecilerin itirazlarına, daha çok meta fiziği n ikinci bölümünde derin ve kuvvetli kanıtlarla cevap verir. Varlık nedir? Varlığı kuran ilkeler nelerdir? Evreni teşkil eden özel ve olabilir varlıklar, bu ilkelerin gelişmesiyle
mi meydana çıkabilmektedirler? Sorunu bu suretle ileriye sürdükten sonra, şöyle çözer: Her şeyin iki ilkesi vardır: Varlık, Y oksunluk. Birincisi, Tanrı’nın kendisinden başka bir şey değildir. İkincisi ise, varlığın sınır (limite) ve yoksunluğundan (privation) başka birşey değildir. Varlık, üç esaslı ve temel güç halinde belirir: Kuvvet, Bilgelik (Sagesse), Aşk. Sonsuz varlığın bu üç temel gücü, yine sonsuz varlıktan türemiş olan bütün sonlu varlıklarda, çeşitli derecelerde bulunur. Bir varlık olmaları dolayısıyle bunların özü (essence) de kuvvet, bilgelik ve aşk’tır. Aynı zamanda bunlar, yoksunluğun nitelikleri olan; Güçsüzlük, Zihinsizlik ve Kin’e sahiptirler. Bu kusur, bu yoksunlulk, bütün varlıklarda çeşitli derecelerde mevcutturlar. Sonsuz varlık olmasından ötürü yalnız Tanrı, bütün yoksunluklardan, yetkinsizlikten (imperfection) ve sınırdan uzaktır.

Campanella, varlığın bu üç esaslı yüklemini (attribut), türlü biçim ve derecelerde, bütün varlıklarda bulur; ve bu mistik üçlükten bilimi aydınlatan ışına hayran olur; ve bu bakımdan bütün varlıkların, bitki  ve madenIerin bile bir oran dahilinde duygu ve aşkla nitelenmiş olduğunu kabul eder. Bu fikrini özel bir surette, De Sensus Rerum’ünde inceler. Bu itibarla Campanella, Aristo’nun ve Stoacıların hayvan, bitki ve canlı varlıklar arasına koydukları hiyerarşiyi tanımak istemez. Eflatun’a uyarak, bunlar arasında sadece dereceler görmek ister. Besleyici fakülte, duyan fakülteyi gerektirir. Entellekya, duyguların aynıdır. Hayvan da bir çeşit gidimli (discursif) akıııa düşünür. Campanella, bu anlayışla Plotin’in doğal bağını (magie) (Enneades, IV.) pozitif bir sanat olarak kabul etmiş olur ki, bu sanat, yıldızlardan ya da iradenin basit bir gerilmesi nden türeyen gizli kuvvetlerin kullanılmasıyle oluşur (Blanchet, Campanella, s. 217). Bu nedenle Campanella, adeta Plotin sistemindeki ilkeyi geliştiren bir metafizik inşa eder: Duyulur (sensible) alemde duygudaş (sympathie) olan şey, kavranılabilir (intelligible) gerçeklikte (realite) içten birleşme ve özdeşliktir (identite). Özne ile nesnenin temasından ibaret olan bilginin konusu, duyan ın duyulanla özdeş bir duruma ulaştığı vakit fark edilir. Şu halde her bilgi, kendini bilmekten ayrılamaz. Eşyayı bilmekle, ruh, “Kendini tanır, zira kendisi ne ise odur; ruh, kendini değiştirmiş hissettiği zaman, eşya da başka şey olur”. Özet olarak diyebiliriz ki, Campaneııa, bilgi sorununda imana yer ayırdıktan sonra, duyumlu algıdan (perception sensible) başka bir bilgi kaynağı kabul etmez. Aktif entellekya yoktur. Entellek, hafıza ile hayal gücünün zorunlu bir sonucudur. Genel kavramlar, duyumlu algıların tortu ve artıkIanndan başka bir şey değildir. Bütün bilgiler, deneyden gelirler.

neuf-brisach-a-620x399.jpg (620×399)

Az çok aynı devirlerde Bacon, Augmantis el de Digniıale Scientiarum’ünü hazırlamakt aydı. Campanella da onun gibi, insel bilgilerin bir sınıflamasını yapmaya çalıştı .. Şüphesiz ki, Campanella’da Bacon’ın dehasını aramak doğru değildir. Bununla birlikte, temeli nedeniyle Campaneııa’nın sınıflaması, Bacon’ınkinden daha değerli sayılmaktadır. Campanella, bilimleri, onun gibi, bilimlerin oluşumunda . (formation) rolü olan ruhsal fakültelere göre değil, konulara göre sınıflamıştır. Bu bakımdan bilimler, Tanrısal ve insel bilimler, yahut da Tannbilim ve Mikroloji (micrologie) olmak üzere iki bö­lüktür. Bu iki bilimin üstünde metafizik vardır ki, bu da bu iki bilimin ortak ilkelerini benimser. Fakat, metafizik, kaynak, araç ve usulleri, hatta kesinlik ve otorite itibarıyle deneysel bi!
imden üstün olan aklın bilimidir. Mikroloji. iki büyük kısma ayrılır: Doğal bilim, ahlak bilimi. Birincisi, doktorluk bilimi, geometri, kozmografya,
astronomi, astroloji… olmak üzere beş bölüktür. İkincisi ise, ‘etik’ (ethique), ‘poetika’ ve ‘ekonomi’ye ayrılır. Retorik’le poetik (şiire dair bilgiler) , ahlak bilimlerinin yardımcısıdır.

 

101591.jpg (720×1120)Tatbiki bilimlere gelince, Campanella, zamanının fikirlerine uygun olarak, bu ‘ zümreye, bağı’yı (magie) koyar ki, bu da: Doğal bağı, Meleksel bağı (m. angelique) , Şeytansal bağı (m. diabolique) türlerine ayrılır. Campanella, politikaya dair düşüncelerini, Philosophia Realis (Gerçek Felsefesi) adlı eserine  ek olarak yazdığı Civitas Solis (Güneş Sitesi) nde (Utrecht, 1648) toplamıştır. Daha önce İspanya krallığına dair yazdığı eserde, bilim ve kültürü militarizmle birleştiren, papanın idaresi altında bir İspanya imparatorluğunu salık verirken, Güneş Sitesi ‘nde, kendi metafizik görüşlerine uygun bir devlet planını verir. Bu hükümetin yüce şefi: Hoh’tur. Campaneııa’ya göre, bu sözcük, Latince ‘metaphisicum’ demektir; bunun, ‘kuvvet’ (potestas), ‘bilgelik’ (sapiantia) ve ‘aşk’ (amor) olmak üzere üç bakanı vardır. Birincisi, savaş işlerini, ikincisi bilim, teknik ve eğitim işlerini, üçüncüsü evlenmelerle çocuk yetiştirme işlerini düzenler. Bu devlet, irade, kuvvet ve bilgiye bağlıdır. Vazifeler, bunları yapacak olanların bilgi ve erdem derecesine göre bölünmüştür. Campanella’ nın cumhuriyeti, Eflatun’un komünist sitesine benzer. Burada, kadın ve erkekler aynı biçimde yetiştirilirler. Çocuklar daha pek küçük yaştayken her çeşit sanat alet ve araçların içine bırakılır. Bu suretle onların hangi işe yetenekli olduğu anlaşılacaktır. Bu sitede işsiz adam olmayacaktır. Venedik’te altmış bin insan vardır.  Bunun ancak on beş bini çalışır; bu zavallılar, güçlerinden fazla çalıştıkları için, çok eziyet cekerek mahvolmaktadırlar. Oysaki herkes, çalışacak olursa, adam başına dört saatten fazla iş düşmeyecek ve bütün site halkı mesut olacaktır. Bu cumhuriyetin halkı, işsizlik ve tembelliğin asil ve çalışmanın aşağılık, adilik olduğunu zanneden fikirlerimizle alay edeceklerdir. Burada kadın, mal ve çocuk, herkesindir. Yani, aile ve mülkiyet yoktur. Yüce şef, seçilmek suretiyle tayin edilir. Bunun her şey hakkında bilgisi olmalıdır. Zira o, politika, tarih, bilim ve felsefe . . . gibi şeylerin hepsini yönetecektir. Fakat bilgin olan, daima usta ve becerikli olabilir mi? Güneş Sitesi halkı, buna şu karşılığı verirler: “Bir bilgine, bir kralın oğlu olduğu için kral seçilen bir bilgisizden daha çok güvenilebilir”; ve burada söz konusu  olan bilgi, gerçek, sağlam, verimli bir bilime dayanır. Yoksa, kısır ve skolastik bir bilime değiL. Sitenin dinine gelince: Üçüzleme dogmasına (dogme) dayanan bir Tanrı’ya tapmaktan ibarettir. Güneşliıere göre Tanrı, en yüce güçtür. Bundan en yüce erdem çıkar. Bu en yüce erdemin birleşmesinden aşk zuhur eder ki; ‘güç, erdem ve aşk’ın hepsi birden bir tek Tanrı’yı teşkil eder. Bu dinin papazları, aynı zamanda sitenin hakimleridir. Campanella, XVII. yüzyıl felsefesinin dikkate değer müjdecilerinden ve XVI. yüzyılın orijinal zekinarından biridir. Alemi hisseden bir varlık gibi kabul etmesinde Stoacılığın etkisi vardır. “Bir bütünün parçalarında duygu olursa,kendisi de duygulu olur” biçiminde ileri sürdüğü kanıt, Chrysippe’indir. Bu çeşit düşüncelerinde Ciceron’un da etkisi vardır (De Natura Deorum; De Finibus). Metafiziğinde ustaca ve derin fikirler bulunmakla birlikte, bu eser, dağınık ve yöntemsiz yazılmıştır. Güneş sitesinin daha tam örneği, Eflatun’un cumhuriyetinde gizlidir.

 

Eserleri çoktur: De Libris Propriis et Recta Ratione Studendi Syntagma (Gabriel Naude baskısı, Paris, 1642; Amsterdam, 1645; Rotterdam, 1692); Ad Doctorem Gentil um de Genıilismo non Retinendo, Et de Proedestnatione et Grafi,ı (Paris, 1 657); Phiiosophio Sensibus Demonstrata (Napoli, 1 590). (Bu eserin küçük başlığı şudur: Gizli Felsefenin Takdire Değen Bir Kısmıdır ki, Bunda Alem, Canlı ve Bilgili Bir Tanrı Heykelidir. Bütün Parçalara ve Parçalarının Az Çok Bulanık ya da Açık, Fakat Kendini Olduğu Kadar da Bütünü Korumaya Yeten Duyularla Nitelendiriimiştir); Philosophia Rationalis et Realis, Partes V. (Paris, 1 683); Universalis Ph ilosophioe, Seu Metaphyscarum Rerum Juxta Propria Dogmata (cilt I I I , Paris, 1 638) ; Atheismus Triumphatus, Seu Reductio ad Religionem per Scientiam Veritatis (Roma, 1 63 1 ; Paris, 1 636); Civita Solis (Utrecht, 1 643; bu eserin son baskısı: Citta del Sole adıyle G. Paladino tarafından, notlar, açıklamalar ve bir giriş eklenerek basılmıştır (Napoli, 1888) ki bu, İngilizceye The City of the Sun adıyle çevrilmiş· tir (1920) ; De Rerum Natura (lib. IV). (Bu eser, diğer bazı yazılarla birlikte şu başlıkla basılmıştır: Realis Philosophioe Epilogisticoe, cilt IV) ; Hoc est de Rerum Natura, Hominium Moribus, Politica, Cui Civitas Solis Adjuncta est Oecono· nıica cunı Adnott Physioll. (Frankfurt, 1623);(Bu eserin bir özeti de Prodromus Philosophioe [nstaurandoe başlığıyle basıldı, Frankfurt, 1 617); De Optimo Gense Phiiosophandi (Paris. 1 636) ; Campanella’nın felsefi manzumeleri de vardır ki, yazarın Settimontano Squi11a takma adıyle ve şu başlıkla basılmıştır: Sce/ta d’AI·cıme Poesie Philosofiche (Frankfurt, 1 622). Campanella şu eserlerde Katolikliği savunmuştur: Monarchia Messioe (Frankfurt, 1633); Della Liberta a Della Felice Suggezione Allo Stato Ecclesiastico (Frankfurt, 1633. Bu eseri İtalyanca yazmıştır), Paris Ulusal Kitapsarayında Campanella’nın siyasal bazı yazma eserleri daha vardır. Mektuplarıyle şiirleri Fransızciıya Madam Colet tarafından çevrilmiştir (Paris, 1 844); Opera (tom. I, II ve IV, Paris, 1 637); B k z . Cipriani, Vita et Philosophia Th. Campanel14 (Amsterdam, 1 7 05 ve 1 7 22) ; Schroeckh’in, Notkes Biographiques’i (t. 1., s. 2 8 1 ) ; Recueil de Fülborn, 6 Em Cahier (s. 1 1 4) ; Rixner ve Siber’in XVI. Yiiz· 1’,ı Sonunda Bazı Ünlii Fizikçilerin Hayat ve Oylar, (Almanca); De ReligioJiJ Campenalloe Opinionibfll (Ferrari, Paris, 1 840) ; C. Dareste, Morus CampanelLı (Paris) ; Baldacchini, Viıa e Filosophia di Tomaso Campanella (2 cilr, Napali, U\40· 1 84 3 ) ; Wessely, Mono.􀄮ra/ilerle Sosyalizmin 7’arihi 1. (Münich, 1900, Almanca) ; F. Meinecke, Die Idee dw SlflIIlsriison ( 1 924) ; ]. Kavacala ve M. Rossi, T. C. Metafisko (Floransa, 1 9 2 1 ) ; 1. Blanche, Campanella ( 1 920) ; Gilson, Le Raisonnement par Analogie Chez T. Campanella (Etudes de Philosophie Medivale dergisinde) ; E. Garin, Der Iıalieniıche HUman;Jmlıı ( 1 94 7 ) .

 

Kaynak: Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar