Navigation Menu

Baruch Spinoza

24 Kasım 1632 – 21 Şubat 1677

Doğum: Amsterdam, Hollanda Ölüm:Lahey, Hollanda

Baruch Spinoza ya da Benedictus de Spinoza. René Descartes ve Gottfried Leibniz ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinin önde gelen rasyonalistlerinden kabul ediliyor ancak, diğer ikisinin olduğu anlamda klasik bir rasyonalizm değildir onunkisi. Rasyonalizmi aşan bir rasyonalliğin temellendirilmesini görürüz, felsefe tarihinin düz anlamda “materyalizm” ve “idealizm”lerini aşan bir yönü vardır bunu. Spinoza’nın felsefe tarihindeki yeri tuhaf görünmektedir elbette; ancak bu tuhaflık, düşüncelerinin -düşünüşünün- tam olarak bu tarihe uyumlu -ya da özdeş- olmamasından kaynaklanır.

Baker işaret ettiği gibi anlaşılmaması ya da zor anlaşılması, “düşünce gücünün ne kadar örselendiğinin” bir işaretidir. Bu “örselenme”, aynı zamanda uzun bir zaman “unutuluşu”nun ve yahut “görmezden gelinişi”nin de nedeni olabilir. Fakat, “düşünme gücü”nün mekanizması tuhaftır, Spinoza gibi bazı düşünürler tam da bu tuhaflığın farkında olarak hareket etmiş gibidirler; unutuşa karşı direnclidir bu nedenle, öyle ya da böyle geri dönerler.

Zamanında anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan, anlaşılmak istenmeyen ve olumsuz şekilde algılanan filozofların yazgısını paylaşmıştır Spinoza’da. Pek çoğundan daha derin, karmaşık ve ağır bir şekilde üstelik. Dışlanma ve mahkumiyet yaşamının bir parçası olmuş görünüyor. Tuhaf bir çelişkiyle düşünce tarihi boyunca, hem en büyük din düşmanlarından biri sayılmış, hem de eserinin temel kaynağının Tanrı sevgisi olduğu söylenebilmiştir. Bunlarla birlikte Spinoza’nın tam bir bilge yaşamı sürdürmüş olduğu biliniyor; inzivaya çekilmeyi, kısıtlı olanaklarla yaşamayı tercih edecek, kitaplarını yayınlamayacak kadar münzevi ve bilge bir hayat.

En büyük ve büyüsünü her zaman korumayı başaran eseri Ethica‘dır. Mimari ve geometrik bir yetkinlik örneğidir neredeyse bu kitap. Önernemeler, argümanlar, açıklamalar ve kanıtlamalar birbirine dönen, birbirine bağlanan ve sarmal halde birbirinden çıkan bir yapı şeklinde ortaya çıkar. Parça-bütün ilişkiselliği bakımından Ethica, felsefi sistemi ve o sistemi anlatan yapıtın yetkinliği ile olağanüstü bir bireşimidir Ethica‘da söz konusu olan.Tek bir tuğlayı kaldırsanız çökecek ya da bozulacak bir sistematikliktir bu; önemli olansa, yapıtın bu sistematikliğinin hiçbir noktasında bir zorlama ya da fazlalık şeklinde görünmemesidir.

yaşamı ve ölümü

Spinoza, Hollanda’da ticaretle uğraşan yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu.Ailesi Yahudiydi ve Portekiz’den engizisyonun baskıları dolayısıyla kaçıp Hollanda’ya gelmisdi. Bilimsel buluşların, dinsel bölünme ve çatışmaların, siyasal değişikliklerin ve felsefi gelişmelerin yoğun olduğu bir sırada, Spinoza Hollanda da yaşamini sürdürdü. Spinoza’nın babası, ticaretin yanı sıra sosyal alanda da etkili bir isimdir ve Amsterdam’daki Sinagog’un ve Yahudi okulunun müdürü olmuştur. Ailesi Spinoza’nın Yahudi hahamı olarak yetişmesini istemiş ve bu yönde gelişmesi için her türlü eğitim olanaklarını sağlamıştı.Spinoza bu sebeple erken yaşta gittiği Yahudi okullarında ve Sinagoglarda İbranice öğrenmiş, Yahudi ve Arap teologların çalışmalarını öğrenme imkanı bulmuştur.

Spinoza’nın laik ve sorgulayıci düşünceyle güçlü bağlantısının başlangıcında eğitim sürecinin başlarında yer alan öğretmeni liberal haham olarak bilinen Manasseh ben Israel’in etkisi olduğu söylenebilir. Bundan başka öğretmeni eski bir Cizvit olan Frances van der Enden’de Spinoza’yı modern bilimsel gelişmelerle ve Dekartçı felsefeyle tanıştırmıştır.Latincesini geliştirmiştir.Bu etkiler Spinoza’yı Yahudi düşüncesinden uzaklaştırmış ve doğabilimlerinin yanı sıra yeni felsefi gelişmeler düşüncelerinin farklılaşmasına yol açmıştır.Hollanda’da Ortodoks olmayan Hıristiyanlara (Rijnsburg Kollejiantları) yakınlık duymuş ve onların ahlaki yaklaşımlarında kendi etik yönelimlerine uygun bağlantılar bulmuştur.Ailesinden kalan mirası Yahudilikten uzaklaşmasına bağlı olarak istemeyen Spinoza, öğretmeni Van der Enden’in okuluna yerleşmiş ve orada öğretmenlik yaparak yaşamını sürdürmeye başlamştır.

Ancak bu gelişmelerden hoşnut olmayan Yahudi cemaati Spinoza’nın üzerine gider ve onu dini görüşleri dolayısıyla sorgulamaya alırlar.Busorgulamada Tanrı’nın bir bedene sahip olduğunu savunan Spinoza, sonunda hahamlar tarfından din düşmanı olmakla suçlanır ve pişman olmaya zorlanır.Bu zorlamanın etkisizliği görülünce 27 Temmuz 1656’da Spinoza Sinagog’dan dışlanır ve lanetlenir.Bunun yanı sıra yetkililere yapılan başvuru sonucu Amsterdan’dan bir süreliğine sürülür.Geri döndüğünde Kartezyen felsefe üzerine dersler vererek ve mercek bileyerek geçimi sürdüren Spinoza, bu süreçte Tanrı, İnsan ve İnsanın Refahı Üzerine Kısa Bir İnceleme adlı kitabı bastırır.Bu kitap çok güçlü olmamakla birlikte Spinoza’nın felsefesini tüm temel tezlerini barındıran bir yapıt olarak değerlendirilir.

Bu okuldan ayrıldıktan sonra bir süre bir mercek yapım atölyesinde çalışan Spinoza daha sonra Voorburg‘a yerleşecek ve ömrünün son yıllarını geçirdiği Lahey’e kadar çalışmalarını bu ortamda sürdürecektir.1663 yılında Descartes Felsefesi’nin İlkeleriisimli kitabını yayınlar. Bu kitabı ekinde Metafizik Düşünceler adlı çalışması yer almaktadır. Bazı arkadaşlıkları (Jan de Witt gibi) nedeniyle politik kamplaşmalarda taraf olmak durumunda kalmış, yazdığı ve isimsiz olarak yayınladığı Teolojik-Politik İncelemeler kitabı bu kamplaşmalar dolayısıyla tepkiyle karşılanmıştır. Spinoza bu kitabından sonra yazmamaya karar verir.Bir dönem kendisine teklif edilen Heidelberg Üniversitesi‘ndeki felsefe kürsüsünü de reddeder, çünkü ‘din adamlarını rahatsız etmeme koşulu’ vardır bu önerinin.

Yazıları asıl olarak ölümünden sonra yakın dostları tarafından derlenerek Opera Posthuma(Ölümünden Sonraki Yapıtları) yayınlandı.Yaşadığı zaman içerisinde başka bir kitap yayımlamadı. Etika’sı(1675’te tamamlamıştır) belirli bir çevrede dolaştı ve çok tartışılıp değerlendirildi, ancak Spinoza yaşadığı sırada izin vermediğinden basılmadı.Ölümünden bir yıl önce 1676’da Leibniz ile görüşür. Aynı yıl Lahey Sinodu Teolojik-Politik İncelemeler in yazarı hakkında takip kararı alır.

İlkeli bir yaşama görüşüyle münzevi bir yaşam sürdürdü. Sınırlı olanaklarla yaşamını ve etkinliklerini devam ettirdi. Nefret edenleri gibi çok derin sevgi ve saygı duyanları oldu. 1677 yılında, tutarli bir inziva yasdami ve münzeviligin ardindan, uzun bir süredir devam eden verem hastalığı sonucu öldü.

genel felsefi çizgiler

Spinoza’nın düşünce kaynaklarında farklı etkilerin olduğu söylenebilir.Onun zor anlaşılan ya da tamamen zıt yönlerde anlaşılan felsefesinin oluşumunda bir yanda Yahudi mistiklerini, İslam düşünürlerini, skolastikleri, 17. yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydeden doğabilimlerini, Giordano Bruno ve özellikle onun panteizmini ve bütün bunların ötesinde Descartes’ı ve Kartezyen felsefeyi buluruz. Bir anlamda bunlara bağlı olarak onun felsefi meselesinin töz sorunu etrafinda kurgulanan bir mesele oldugunu, bu eksende varlık problemine yöneldiğini söyleyebiliriz.

Beden ve ruhun birbirlerine olan üstünlükleri yerine paralelliklerini savunan Spinoza ereksel bir nedeselliğe de karşı çıkmıştır. Bununla birlikte aşkın bir tanrı anlayışı yerine içkin bir doğa anlayışı getirmiştir. Tam olarak böyle demek doğru olmayabilir, onun düşüncesinde ‘tanrı ya da doğa’ şeklinde ifadesini bulmuştur bu düşünce. Böylece ruhun bedeni yönettiği insanbiçimli tanrı fikri yerine, bütün çeşitlilikleri barındıran ereksel ve dolayısıla da teleolojik olmayan tek bir doğadan bahsetmek olanaklı olmuştur. Bu çerçevede insandaki temel üç yanılsamanın ereklilik zemininde bilinç, özgürlük ve tanrıbilimsel yanılsama olarak tasvir edildiğini söyleyebiliriz.

Spinoza’nın felsefi çalışmalarının, özerllikle Etika‘nin, bir yandan Ulus Baker’in belirttigi gibi hem “sokaktaki adam”in hem de “uzman felsefeci”lerin yorumlayip degerlendirmesine olanak verdigini söylemek mümkün. Öte yandan da anlaşılmak ve değerlendirilmek bakımından bu metinlerin özel zorlukları olduğunu belirtmek gerekir. Felsefe içinde kavram ve kategorilerle oluşturduğu anlam farkı dolayısıyla böyledir özellikle. Kullandığı kavramlar, bunlara getirdiği tanım ve açıklamalar bir çok farklı yollardan yeniden sorgulanabilir ya da değerlendirilebilir görünmektedir. Bu yalnızca Spinoza’nın bir yanda Tanrı-sarhoşu, öte yanda din ve tanrı düşmanı olarak değerlendirilmesi meselesinde ortaya çıkmaz, bir bütün felsefi sisteminin anlaşılmasında özel bir sorun yaratır.Felsefenin bildik terimlerini kullanmakla birlikte, Spinoza’nın kendi metafiziğini kurarken bu terimlere sağladığı anlam katmanları ve terimleri birbriyle ilintilendirme tarzı onun sisteminin anlaşılmasını güçleştirmiş ve bunun yanı sıra pek çok farklı şekillerde yorumlanmasına yol açmıştır.

Temel yapıtı Etika -Baker’in deyişiyle “Spinoza’nın Tanrıya, Zihne, Tutkulara, tutkular karşısındaki insan Köleliğine ve bu kölelikten Özgürleşmeye dair temel kitabı Ethica Ordine Geometrico Demonstrata”- ilginç özelliklere sahiptir. İlkin burada Spinoza’nın felsefi çalışmasına bilimsel bir konum kazandırmaya çalıştığı söylenebilir. Rasyonalist filozofların matematikten etkilenmeleri ya da onu model almaları Spinoza içinde geçerlidir, ancak Spinoza matenmatikten çok geometriyi benimser ve yapıtlarında geometrik yöntemi kullanır. Etika‘nın altbaşlığı bu bakımdan örnektir: Geometrik yönteme göre kanıtlanmış olan ahlak. Yorumcuları, çalışmanın ağır yapısının buradan kaynaklandığında hem fikirdirler. Etika‘nın hem biçimsel yapısın hem de içeriğini geometrik yöntem şekillendirir.

Etika‘nın temel kavramları olan töz, nitelikgörünüm, nedensellik bunlara örnek olarak verilebilir.Spinozacı metafiziğin nasıl bir ontolojiye sahip olduğu, Tanrı ya da Doğa dediğinde ne demek istediği, insanın doğadaki yerinin nasıl ele alındığı, özgürlük ve zorunluluk ilişkisinin nasıl değerlendirildiği önemli boyutlar ve sorunlar içerir; Spinoza bu bakımdan etkisi geç anlaşılmış ve anlaşıldığı andan itibaren sürekli yeniden değerelendirilir bir filozof olmuştur.

etkisi ve geri dönüşü

Spinoza’nın güçlü mantıksal metafizik sistemi, gerek Leibniz’in eleştirileri gerekse diğer ampirik felsefenin gelişmesiyle kısmen unutulur. Kant’a gelindiğinde ise önemli bir kuramsal müdahale ile karşılaşır. Kant, bu sistemin örtük ve açık varsayımlarını sorunsallaştıran bir yol izler, ontolojik alan ile epistemolojik alanı kategorik bir ayrıma tabi tutarak, gerçekliğin bizim düşüncelerimize tekabül ettiği ya da edebileceği varsayımını geçersizleştirmeye çalışır. Saf akıl‘ın perspektifine ulaşılamaz, sonsuzluk boyutuna dair bir bakışa ya da bilgiye erişilemez. Ateist ya da tanrı sevdalısı filozof şeklindeki kısır ya da tek yönlü değerlendirmelerin dışında Spinoza 18. yüzyıldan itibaren birçok filozofu müttefik ya da rakip olarak etkilemiştir. Ya olumlanarak ya da olumsuzlanarak Spinoza muhatap olarak alınmıştır.

Novalis, Sckleiermacher, Jacobi, Mandelssohn, Goethe, Schelling, Hegel bu etki alanının içindeki önemli isimler olarak belirtilebilir. Hegel’in Spinozacı felsefi sistemi dönüştürerek kullandığı söylenebilir, Spinoza’daki töz Hegel’de Mutlak idea olarak alınır bir anlamda. Ayrıca Marks’ın Hegel’i ayakları üzerine oturtma girişiminde de Spinoza etkisi olduğu öne sürülmektedir. Çünkü marksist felsefe, insanın etkinliklerini onun maddi koşullarından bağımsız görmemekte, özgürlüğün zorunlulukların bilinci olduğu tezini olumlamakta, bunlara bağlı olarak doğa yasalarının belirleyiciliğini öne sürmektedir, ki Spinozacı sistemle bunlar arasında paralellikler kurmak kaçınılmazdır.

20. yüzyılın ikinci yarısı teorik-politik bir yönde Spinoza’nın hatırlanışı oldu diyebiliriz. Althusserci çizgide ortaya çıkışı, dikkat çekicidir. (Kendisi yapısalcı olduğunu kabul etmemiş olsa da) Yapısalcılığın ve teorik-politik Marksizmin  en ilginç isimlerinden biri olan Althusser, öznesizlik konusunda olduğu kadar, yapının belirleyiciliği meselesinde de Spinozacı sistemden referanslar bulmuş ve onun üzerinde önemle durmuş düsünürlerden biridir. Balibar’ın Spinoza ve Siyaset çalışması bu yöne açıklık sağlamaktadır. Negri, Yaban Kuraldışılık ile Spinoza’nın güncellik kazanmasına yeni bir boyut kazandırmıştır diyebiliriz. Bu politik Spinoza okumaları elbette kuramsal bir düzeye de bağlıdır. Bu okumada karşımıza Marksizmin yeni bir kuramsal yorumlanışı, materyalist düşüncenin yeniden temellendirilişi çıkmaktadır kısaca. Bizde ise Spinoza okumalarını anlamlı ve cazip hale getiren isim Ulus Baker olmuştur.

Nietzsche ise tam bir Spinoza karşıtı olarak konuşur, çünkü Spinoza’nın temel savlarını kabul edilemez bululur. Örneğin, gerçek’in ona yönelik yaklaşımlardan koparılabileceği yönündeki düşünce kabul edilemez bir yanlıştır. Nietsche, Spinoza’nın matematiksel hokus pokuslarla felsefi sistemini kurduğunu söyler ve onu “hasta münzevi” olarak tanımlar.

Nietzscheci düşünceyle önemli ilgileri olan “postmodern felsefe”nin içinde anılan Gilles Deleuze ise Spinoza’ya çok önem veren düşünürlerden biridir. Spinoza üzerine dersler ve konferanslar vermiş olan Deleuze, daha sonra bu notlarını Spinoza/Pratik felsefe başlığında yayımlamıştır. Deleuze’ün bu kitabı Etika üzerine, onun içsel zenginliğini açımlayan ve yorumlayan, Spinozacı düşüncenin ve kavramların bir anlamda yerli yerine oturtulmasını sağlayacak olan bir tür sözlük gibidir.  Özgürlüğü zorunlulukların bilgisine ulaşma olarak tanımlayan Etika‘yı, bir özgürleşme etiği metni olarak değerlendirir Gilles Deleuze.

mutlaktoz.wordpress.com

 

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Mevlâna Celaleddin Rumi

(30 Eylül 1207 -17 Aralık 1273)

(Doğum: Afganistan, Horasan, Belh – Ölüm: Konya, Türkiye)

 

Muhammed Celâleddin, kimi kaynaklara göre H. 604 /M. 1207’de Belh’de dünyaya gelmiştir. Kimi araştırıcılara göre ise daha erken tarihlerde doğmuştur. Türk soyundandır. Mevlâna’nm babası Belh’de tanınmış bir bilgin olan Bahaeddin Veled b. Hüseyn b. Hatibı’dir. Bu değerli kişi Sultan ul-Ülema saniyle de tanınır. Mevlâna Celâleddin henüz beş yaşındayken babası Belb’den ayrıldı. Bahaeddin’in Şam, Hicaz, Malatya, Erzincan ve Akşehir gibi illeri dolaştığı kaynaklarda söylenmektedir.

 

mesnevi ile ilgili görsel sonucuBahaeddin’in Konya’ya geliş tarihi hakkında çeşitli söylentiler vardır. îbtidaname’de Bahaeddin Veled’in Konya’ya H. 626 /M. 1228 de geldiğinden söz edilmektedir. – Muhammed Celâledd

in, Konya’ya gelmeden önce babasiyle yaklaşık yedi yıl kadar Karaman’da (Lârende’de) kalmıştır. Yaklaşık H. 623 yı- lında Şerefeddin Semerkandî’nin kızı Gevher Hatün’la Karamanfda evlenmiştir. Annesinin mezarı da Karaman’dadır. Konya’da Muhammed Gelâleddin’in babası Sultan ul-Ulama saygınlık görmüş ve Alâettin Keykubat’ın babası onun adına Hüdavendigâr Medresesini yaptırmıştr. Bahaettin Veled H. 628 /M. 1230 da hayata gözlerini yummuştur. İyi yetişmiş olan Muhammed Celâlettin’e babasının öğrencileıihden Seyyid Buıhanettin Muhakkik’in tasavvufun özünü aşılamağa çalıştığı bilinmektedir. Burhanettin ölünce Muhammed Celâlettin beş yıl süre- since çevresine dinsel öğüt vermeğe devam etmiştir. H. 642 /M. 1244 de mutasavvıf Şemseddin Muhammed Tebrizî’yi Konya’da görüyoruz. Anlatıldığına göre Şemsettin Tebrizî, Mevlâna’ya sormuş: “Bayezit Bistamî mi büyük, yoksa Hz. Muhammed mi ?” Muhammed Celâlettin hemen yanıt vermiş ve Hz. Muhammed’in daha büyük olduğunu söylemiş. Bayezit’in “kendimi teşbih ederim Şanım ne yücedir” gibi sözlerinin bir kıvılcımla taşkınlığın işareti olduğunu, oysaki Hz. Muhammed’in manevî halinin, çok geniş bulunduğunu belirtmiş. Mevlâna’nın yanıtı Şems’in çok hoşuna gitmiş. İki manevî kişi Tanrı yolunda dost olmuşlar. Mevlâııa, Şems’i o denli sevmiş ki, manevî öğrencilerini unutmağa başlamış. Öğrencilerin yakınmasından rahatsız olan Şems H. 643 /M. 1245 de Şam’a gitmiş. Bu kez Mevlâııa daha çok yalnızlığı seçmiş. Şems’i getirtmek üzere oğlu Sultan Veled’i Şam’a yolla- mış. Şems dileklere dayanamayarak Sultan Veled’le Konya’ya dönmüş. Ancak yine Mevlâna’nın öğrencileri sızlanmağa başlamış. Şems de bu türlü davranışlardan rahatsız olduğundan H. 645 /M. 1247 de ortadan kaybolmuştur. Mevlâna, Konya’da çok sayılan ve çok sevilen bir insandı. Onu çevresinde Başvezir Emir Pervane, Selçuk Sultanı Alaeddin II, Rük- nettin ve daha sonra İzzettin Keykâvüs vardı. Ayrıca Ahilerden tanın- mış kimseler bulunuyordu. Soylu kişilerden tutunuz da işçilere kadar Mevlâna’nın etkisi yayılmıştı. Ancak Şems’in kaybolması Mevlâna’yı son derece üzdü. Gittikçe yalnız bir yaşamı seçmeğe başladı. Şems’e manevî bir aşkla bağlanmıştı. Hatta kimi zaman kendisini onunla öz- deşleştiriyor ve gazellerinin altına Şems imzasını atıyordu. Mevlâna bir süre sonra Şems’in yerine koyduğu Kuyumcu Selâ- huttin Zerkub’da aradığını bulmağa çalıştı. On yıl kadar dostluktan son- ra Selahuttin öldü. Mevlâna bu kez de Çelebi Hüsamettin Haşan b. Muhammed b. Ali’yi manevî dost edindi. On yıl kadar Hüsamettin onun halifeliğini yaptı. Mevlâna tanınmış Mesncvî’sini onun ddeği üzerine yazmağa başladı. Hüsamettin H. 672 /M. 1273 de Mevlâna’dan bir süre sonra öldü. 1273 ydında Mevlâna da ölmüştü. Mevlânanm yeri bir süre boş kaldıysa da oğlu Sultan Vcled onun halifeliğini ısrar üzerine kabul etti. Mevlevîliği asıl örgütleyen ve ekolün ilkelerini saptayan Sultan Veled olmuştur.

 

MEVLÂNA VE FELSEFE

Mevlânanın, Yunan felsefesini okuduğu anlaşılmaktadır. Mesnevî’de Eflatun’dan, Calinus’tan ve sofistlerden söz etmektedir. Üstelik Yunan felsefesini incelemiş olan Gazzalî’nin, Eş aıî nin ve İbn Sina nın görüşleriııe yer vermektedir. Hatta Gazzalî’nin İslâm hukukuyla ilgili, Vasît adlı eserinin adını yazmaktadır. İlkçağ felsefesinde çok geçen dört öğeden (ateş, hava, su ve toprak) örnekler anlatmaktadır. Bir aşk öyküsünü İbn Sina’nın al-Kanun fi’t-Tıbb’mdan almıştır. Akılcı Mutezile’yi ve sünnîlerin inançda önderi Ebu’l-Hasan al-Eş’arî’yi ve Maturidî’yi çok iyi incelemiştir. Mevlâııa, Kehle ve Dimne’nin, Hakim Senaî’nin Divan ve ışknamesinin, Feriduddin-i Attar’ın Musibetnamesi ile Mantık ut- Tayr’mın etkisinde kalarak Mesnevi gibi ölmez bir eser yazmağa girişmiştir. Demek ki Mevlâna doğu felsefesini de iyi biliyordu 3 . Gerek diva- nında ve gerekse Mesnevi’sinde varlık felsefesine, özgürlük felsefesine, ahlâk felsefesine ve insan felsefesine değinmiştir. Ancak Mevlâna akılcı filozoflara zaman zaman çatar. Akim Tanrısal gerçeği buluncaya, değin işe yarıyacağmı, ondan sonra aklı bırakıp inançla ve aşkla evrensel sorunlara dalmanın gerektiğini savunmuştur. Mevlâna, “filozoflar” gözüyle genellikle inanmayanları, kimi zaman da Yunan felsefesinin etkisinde kalanları kastetmiştir, öyle anlaşılıyor ki Mevlâna, İlkçağ felsefesi karşısında Gazzalî’nin düşün- celerinden esinlenmiştir. Nitekim Gazzalî Tehafut al-Felâsife’de Yu- nan felsefesinin etkisinde kalan Farabî ve İbn Sina’yı acı acı eleş- tirmişti. Gazzalî nasıl Aristo’nun etkilerine karşı çıkmışsa, Mevlâna da onun gibi aklı temel alan düşünürleri eleştirmiştir 4 . Bu tür filozofları küçültmek için bir bedevi ile bir filozofun yolda arkadaşlığım anlatıyor: Bedevi, devesine iki dolu çuval yüklemiştir. Çuvalın birinde buğday, ötekinde kum vardır. Filozof, Bedevi’yi uyararak kumu dökülesim, buğdayı iki çuvala yarı yarıya koymasını anımsatıyor. Böylece yükünün hafifleyeceğini anlatıyor. Bu düşünce Bedevinin pek hoşuna gittiğinden filozofa hayran kalıyor ve bağlanıyor. Ancak Bedevi işin sonunda filo- zofun beş parasız ve başı dertten kurtulmayan bir kişi olduğunu anlayın- ca ondan uzaklaşıyor. Senin aklın ve hikmetin bir işe yaramaz anlamın- da sözler söyleyerek filozoftan ayrılıyor. Mevlâna bu öyküyü anlatırken filozofu “akıllı ve özgür”, “hayal ve baş ağrısı elde eden” kişi olarak nitelendiriyor 5 . Bu deyişlerden de anlaşılıyor ki, Mevlâna filozof deyimiyle genellikle imandan yoksun düşünürleri tanımlamak istiyor. Nitekim öykünün sonunda “tabiattan  doğan, hayalden meydana gelen hikmet, Tanrı nurunun feyzinden na- sipsiz bir hikmettir” diyor. Mevlâna sofistlerin, septiklerin, natüralistlcrin ve rasyonalistlerin felsefesini yermekle birlikte inanca dayalı, doğunun havasını taşıyan bir felsefe yapmaktan geri durmuyor. Gazzalı nasıl al-Munkız Min ad-Da- lâl’da kuşkudan imana ulaşırken felsefe yapıyorsa, Mevlâna da Diva- n’ını ve Mesnevisini yazarken ölmez bir biçimde varlıkta birlik felsefesi yapıyor. Dolayısiyle felsefenin çeşitli sorunlarını da kendine göre açık- lıyor. Mevlâna’nın varlık felsefesinden başlayarak felsefî konuları nasıl işlediğini yeri geldikçe daha sonraki satırlarda izleyeceğiz.

 

MEVLÂNA’NIN VARLIK FELSEFESİ

Düşünürler ötedenberi varlığın nasıl meydana geldiğini kendi kendilerine sormuşlardır. Varlığın ilk maddesinin su, hava, ateş ya da top- rak olduğunu ileri süren Yunan düşünürleri gelip geçmiştir. Varlığın öncesiz bir biçimde bir ilk hareket vericiden çıktığını söyleyenler de olmuştur. İslâm dininde ise varlığın Tanrı’nııı dilemesiyle var olduğu vurgulanmıştır. İslâm’da orta yolu benimseyenler, varlığın Tanrı’nın “kün feyekün” yani “ ol deyince olur” buyruğu ile yaratıldığına inanır- lar. Ancak İslâm’da varlık konusunda değişik yorumlar da yapılmıştır. İttihatçılar, hululcular ve işrakçılar. Tanrı – Varlık ilişkisini farklı bi- çimde açıklamışlardır. İttihatçılar Tanrı ile insanın birleştiğini, lıulul- çular Tanrı’nm insanın kalbine girebileceğini, işrakçılar ise varlığın Tanrı’dan ışığın güneşten çıktığı gibi yayıldığını söylemişlerdir. İslâm- da Farabî ve İbn Sina gibi akılcı düşünürler ise varlığın nedenin zat bak’mından Tanrı olduğunu, ancak varlığın zaman bakımından öncesiz bir biçimde var bulunduğunu ifade etmişlerdir. Mevlâna ise varlığın birliğini dile getirmeğe çalışmıştır. Varlıkda birlik felsefesinin ilk tohumlarını Mansur Hallaç (ölm. H. 309 /M. 922) da ve Bayezit Bistamî (ölm. H. 261 /M. 874)’de görmekteyiz. Esasen bu düşünürler varlıkta birlik felsefesini Kur an m kimi ayetlerinden ve Hz. Muhammed’in konuyla ilgili hadislerinden çıkarmışlardır.

Kuşkusuz Mevlana’dan kırk-elli yıl önce Muhyiddin İbnul-Arabî (ölm. Iî. 638 /M. 1240) ve daha sonra Sadrettin Konevî (ölm. H. 673 /M.   1274) varlıkda birlik felsefesini işlemişlerdir. Ancak Mevlâna konuya da- ha coşkun girmiş ve eanhlık getirmiştir. Felsefesine Tanrısal aşkı kat- tığını düşünürsek Mevlâna’oın konuyu nasıl renklendirdiğini dalıa iyi değerlendiririz. Mevlâna ilerde göreoeğ’miz gibi insana yüce bir değer vermiş ve onu Tahn’nın sevgisine layık bir varlık olarak görmüştür. Her şeyi insanda aramıştır. Ona göre insan ruhsal açıdan inceldikçe her şeyin hayalden ibaret olduğunu, varlık olarak yalnız Tanrı’nm bu- lunduğunu kavrar. İnsanda Tanrı’da erime yeteneği vardır. Zaten O Tanrı’dan gelmiştir. Balcınız Mevlâna kendi deyişiyle konuyu şöyle an- latıyor: “Kimyayı meydana getiren odıır. Kimya ne oluyor ki… Bu öğiiş varlık delilidir. Varlık ise hatadır… Onun varlığına karşı yok ol- mak gerektir. Onun huzurunda varlık nedir. Anlamsız bir şeyden iba- rettir. Bu zahirî vücûdun Allah’ın varlığıyla var olduğunun İbir kimsenin) bilmemesi körlüğün delilidir. “Zaten bu âlem sizin canlarınızın hapishanesidir. Uyanın o tarafa gidin… Bu âlemin sınırı vardır. O âlem ise esasen sınırsızdır. Nakış ve biçim o anlama settir, engeldir”

 

MEVLÂNA’DA TANRI AŞKI 

Mevlâna, Divan’ında coşkun biçimde Tanrı aşkını dile getirmeğe çalışıl, Mesnevî’de de Tanrı aşkının itici gücü açıkça görülür. O, aşkın gücüne inanır. Gazellerinde kimi zaman Şems ad-Din Tebrizî’den söz eder 20 . Onun, Tanrı’nın maşuku olduğuna inanır. Kendisi onda TanrT- nrn aşkını göıür. Kimi zaman da kendini Şems yerine koyar. İnsan Tanrıya yaraşır, erdemli bir yol izledikçe, Tanrı’nın sevgisine hak kazanır. Tanrı’nın sevgilisi olma yeteneği yalnız insanda vardır. İnsan evrendeki yerini değerlendirdikçe ve her şeyi Allah için yaptıkça yücelir. Tanrı’yı seven ve kendi nefsini eğiten insan Allah’ın sev gilisi olma onuruna ula- şır. Allah sevgisinin taşkın anlarında insan kendini de unutur. Varlıkta birlik görür. Tanırdan başka her şeyin birer gölge gibi ya da düş gibi olduğunu kavrar. Bu durumda âşık ve maşuk varlıkta bir olur.

 

MEVLÂNA’DA İNSAN FELSEFESİ

Mevlâııa’nııı düşüncesinde insan felsefesinin önemli bir yeri vardır. Mesnevisinde olsun, Divan’mda olsun zaman zaman insanı çözümle- meye çalışır. Yirminci yüzyıla değin insanlık birçok bulguya sahip ol- muş, bilim ve teknikte büyük atılımlar yapmıştır. Ancak insan soru- nunu felsefî antropoloji açısından açıklığa kavuşturanı amıştır. Mev- lâııa bu işe yaklaşık yediyüz yıl önce parmak basmış ve insanın yazgı- sını dile getirmeye çalışmıştır. Âdeta insanın nasıl bir varlık olduğunu bize anlatmıştır. Bunu yapmak için de insanın evrendeki yerini saptamak ve amacını belirtmek istemiştir. İnsanın öteki varlıklardan farklı yönlerini vurgulayarak niteliklerini sayıp dökmüştür. Bakınız bu k nuda Mevlâna ne diyor: “Kim ben? Kimim ben? Niçin bir sürü vesveseler içindeyim? Ne- den oradan oraya sürüklenip duruyorum ? Fezalardaki vıldızlardaıı bi- lişimiyim ki, burçtan burca geçer, uğursuzluklara ağlar, mutluluklara gülerim? Göklerdeki burçlarda alçalış ve yükselişlerde hazan rüzgârlarla sürüklenir, hazan do kayıtlarla bağlamı ıııı. Bazan yanan ateş, hazan coşan sel olurum. Ne asıktanım, rıe fasıldanım, hangi pazarlarda satılırım? Bazan gülyabanîlerin yolunu bile keserim. Bazan içi daralmış ve hüzünlüyüm. Bazan bu iki halden de uzağım ve en yüksek nes- nelerden yükseğim” 31 . Mevlâna bu deyişleriyle insanın nasıl bir varlık olduğuna dikkati çekiy r or. İnsanın kimi özelliklerini dile getiriyor. Mevlâııa’nııı felsefesinde insanın bilinç sahih! bir varlık olması önem taşır. İnsanda iki türlü “Ben” vardır. Birisi özel “Ben”, ötekisi “Aşkın ben”dir. özel ben herkeste ayrı ayrıdır. Herkesin ayrı bir özelliği vardır. Herkesin, mizan, tutkuları ve yapısı değişiktir. Ancak “Aşkın ben” tanrılık b>r yetenektir. O herkeste ortaktır. Aşkın ben bilincin derin halidir. Aşkın benin alanında varlığın hikmeti düşünülür. Bedenin tut- kuları dizginlenir. Tanrı sevilir. Barış, sevgi, dostluk ve evrensel duygu- lar egemendir. Bu alan, felsefenin, san’atın ve dinin gerçek alanıdır, insan hayatına aşkın benin buyrukları egemen olursa, davranışlar er- demli olur. Geniş ölçüde bedenin tutkularına bağlı olan özel ben, insana egemen olursa davıaııışlar kötii yönde gelişir. O halde insanı yücelten asıl öğe aşkın bendir. Bu da herkeste ortaktır. Ancak bilincin derin halini yaşamak da her zaman kolay değildir. Bakalım Mevlâna bu ko- nudaki görüşlerini kendi ifadeleriyle nasıl anlatıyoı : “İnsanlaı sayılıdır, çoktur amma iman birdir. Cisimleri çoktur ama canları birdir, insanda öküzün, eşeğein anlayışından ve canından başka bir akı), başka bir can vardır. O deme erişen, o makamda Tanrı velisi omn kişide de insandaki candan, akıldan başka ve ayrı bir can ve akıl vaıdır. Hayvani canlarda birlik yoktur. Sen bu birliği rüzgârın ru- hunda arama. Bu hayvanı can ekmek yese, insanı ruhun karııı doymaz. Bu, yük çekse o sıkıntı çekmez. Hatta onun ölümüyle bu hay r vanî ruh neşelenir, sevinir… İnsanî ruhun bir şey elde ettiğini görünce de kıskanç- lığından ölür. Kurtların, köpeklerin canı hep ayrı ayrıdır. Bir olaıt Tanrı aslanlarının canlarıdır. Canları d’ye çoğul sigasiyıe söyledim. Çünkü ç bir tek can cisme ııisbetlc yüz olur. Gökteki bir tek güneşin bir tek ışığı da ev içlerine vıirunca yüzlerce ışık olur y r a! 1* akat ortadan duvarı kal- dırdın mı hepsinin de ışığı bir olıır” 32 . Mevlaua insanın lıilinciyle vc tklıyla hayvandan farklı olduğunu belirttiği gibi sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu da vurguluyor, insan tasarıları ve amacı olan, toplum içinde görevi olan Tanrı önünde olan bir varlıktır. Aynı zamanda insan kendisini öteki nesnelerden ayı- ran, hem de kendi özünü varlığından ayıran y aratıktır. Bu özellikleriyle  insan yaratıkların onurlusudur. İnsan özündeki tanrılık öğeleri ge- liştirilerek varlıkta birlik felsefesini de yaşayabilir. Şimdi biraz da Mev- lâna’yı kendi deyişleriyle izleyelim: “Burada gizlenmiş birisi var. Eteğimi tutuyoı. Kendisini gizlemiş. Beni öne sürmüş. Burada gizlenmiş birisi var. Can gibi. Hatta candan da güzel. Bana bir bahçe gösteriyor ve sayvanımı kaplıyor. Burada gizlenmiş birisi var. Gönlümden geçen hayâl gibi gizli. Ama yüzünün ışığı bütün vücuduma aksediyor. Burada gizlenmiş birisi var. Şeker kamışında şekerin gizlendiği gibi gizlenmiş. Tatlı, şekerci dükkânını zaptetmiş… Gönlü hastalanan ben hiç kimseden bir derman bulmadım. Şimdi anladım ki meğerse o dert benim dermanımmış”- 2 . Mevlâna’nın felsefesinde insanın asıl varlığı Tanrı katında ve Zâtında idi. Sonra O’nun dilemesiyle insan bu âleme geldi. Bu âlemde varlıkların cansızlar, nebatlar, hayvanlar ve insan olmak üzere derece- leri vardır. İnsan düşünen, karar sahibi, her şeye anlam veren ve amacı olan bir varlıktır. Hepsinden önemlisi de kendi tutkularını dizginleyerek Tanrı’ya ulaşma, O’nda yok olma şerefine ıdaşabilen varlıktır. Hayvanlarda ise içgüdü egemendir. İnsan bir kültür yaratıcısı olarak da üstün bir varlıktır. Bakalım Mevlâna kendi ifadesiyle konuya nasıl bir ışık tutmuştur: “İnsan yaratışın rahminden iki kez doğar. İkinci gelişimizde biz bu dünyaya annemizden doğduk” 22 , “önce cansızlar ülkesine gelmiş, cansızlıktan nebatlar âlemine düşmüştür. Yıllarca nebat olmuş bu âlem- de ömür sürmüştür de nebat cansız şeylerin zıddı olduğu halde bir za- manlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir. Nebatlıktan hayvanlığa düşünce dc nebat olduğu zamandaki halini hiç hatırlamaz. Yalnız yeşilliğe karşı eğilimi vardır. Hele bahar geldi mi, çiçekler açtı mı! Hani yeni derviş de genç pire, o yüce bahta eğilim duyar ya! Çünkü bu cüz’î akıldan, o külli akıldandır. Bu gölgenin hare- keti, o gül dalının hareketindendir. Nihayet gölgesi, onda yok olur da bu eğilimi, bu araştırmanın sırrını bilir, anlar! A iyi bahtlı kişi, bu ağaç oynamadıkça o daim gölgesi nasıl oynar ki? Bildiği yaratıcı, tekraı onu hayvanlıktan insanlığa çeker, çevirir. Böylece iklimden iklime gide gide nihayet insan âleminde akıllı, bilgili vc yüce bir hal alır. Fakat önceki akılları hatırlamadığı gibi, bu akıldan da geçip değişeceğini alklına bile getirmez. Nihayet bu tutkuyla, istekle dolu akıldan da kurtuldu mu yüzbinlerce şaşılacak akıllar görür Mevlâna insanlara hir gözle bakan, sevgiyle dolu olan ve dinsel hoş görüsü olan bir düşünürdür. Bakınız bu konuda ne demiştir: “Ey müslümanlar! Ne yapayım ki ben kendimi bilmiyorum. Ben ne Hıristiyan, ne Yahudi, ne Ateşperest, ne Müsliimanım” 35 . Mevlâna bu ifadesiyle inkârcılılığı değil, Tanrı önünde duygulanmanın önemine dikkati çekiyor. Dinlerin amacının birliğini vurgulamak istiyor. Başka bir ifadesi de şöyledir: “Yetmişiki millet kendi sırrım bizden dinler. Biz ikiyüz millet ve mezhebi tek perdede birleştiren ney gibiyiz”. “Per- gar (pergel) gibi bir ayağımla şeriat üzerinde sağlamca durduğum halde, öteki ayağımla yetmiş, iki milleti dolaşıyorum”. “İyi şeyleri caiz gören o peygamber ne güzel buyurdu. Bir zerre aklın oruçtan da, namazdan da iyidir” 36 . Mevlâna insanlara evrensel bir gözle bakarak çağındaki Anadolu halkının kaynaşmasına da yardımcı olmuştur 37 . Ayrıca insanı felsefî antropolji açısından çözümleyerek ondaki yetenekleri dile getirmeğe çalışmıştır.

mevlana değil bu ile ilgili görsel sonucu

MEVLÂNA’DA AKIL VE BİLGİ KURAMI

İslâm düşünürleri aklı çeşitli biçimlerde, anlatmaya çalışmışlardır. Meşşâîler, bu konuda genellikle Afrodisiaslı İskender’den yararlanmış- lardır. Aklın, türlerini sayarken al-Akl bi’l-Fiil, al-Akl bi’l-Kuvvc, al- Akl bi’l-Meleke, al-Akl al-Müstcfat ve aJ-Akl al-Faal’den söz etmiş- lerdir. Bu akıl tüllerinden söz ederken konuya açıklık getil memişlerdir. Gazzalî ise İhya’da, Faysal at-Tefrika’da, al -Kıstas al-Mustakim’de, al-Kanun fi’t-TeviFdc ve al-Mustafa Miıı İlmi’l-Usul dc akıldan söz etmiştir. Gazzalî’ye göre de çeşitli yeteneklere akıl denir. Hcrşeyden önce akıl, kuramsal bilgileri kavrama yeteneğidir. Bu anlamda akıl, insanı hayvandan ayıran özelliktir. Ayrıca akıl deneyle elde edilen bil- giler için de kullanılmıştır. “İki artı iki dört eder” gibi önermelerin ifade ettiği zorunlu bilgilere de akıl diyenler olmuştur. Yapılan işlerin sonunu düşünmeyi de akıl diye adlandıraıılar olmuştur. Kuşkusuz akıl insan için bir ışık, bir enerjidir. Doğruyu yanlıştan ayırma yetisidir. Düşünürümüz Mevlâna aklı kimi zaman öğer, kimi zaman da yerer. Aklı öğerkcıı onu oruçtan, namazdan bile üstün tut- muştur 38 . Bu konuda kimi zaman da doğruluğunda kesinlik olmayan hadiselere dayanmıştır. Sözgelimi Mevlâna özellikle şıı hadisi vurgulu- yor: “Allah aklı yarattığı zaman otur dedi, oturdu. Kalk dedi, kalktı. Yüzünü dön dedi, döndü. Aıkanı çevir dedi, çevirdi. Söyle dedi, söyledi. Sus dedi, sustu. Git dedi, gitti. Anla dedi, anladı. Sonra dedi ki: Şerefim, güzelliğim, büyüklüğüm, ululuğum, sultanlığım, ceberûtum, yüksek- lio-im, arşı kavramam ve kudretim,üzerine yemin ederim ki, Senden daha iyi ve Bana senden daha sevgili hiçbir şey yaratmadım. Seninle bilini- rim., seninle ibadet olunurum. Seninle itaat edilirim. Sana veririm. Sen- den dolayı azarlarım. Sevap ve eeza senin yüz.ündcııdir” 30 . Mevlâna daha başka hadis ve âyetler vererek de aklı yüceltiyor. Aklı alçak âlemin ışığı ve Sînâ Dağının ışığı, Mekke’nin âdil sultanı, tabiatı hoş ve adaletli sultan, Hakkın rahmetinin gölgesi ve adalet dağıtan terazi olarak da nitelendiriyor. Mcsnevî’siııde külli akılla cüz.’î aklı ayırıyor. Külli aklı övüyor, cüz’î aklın ise ondan ışık aldığını ve fakat İlâhî gerçekleri anlamağa yet- miycceğinden söz ediyoı 40 . Hatta şu ifadeyi kullanıyor: “Külli akıl, doğru olduğunu bilmediği yola adımı atar mı hiç? (Cüz ı) akı) defterleri baştanbaşa karalar durur. Akim aklıysa (küllî akıl) bütün âlemi ayla doldurur, ışıklandırır. O karadan da kurtulmuştur, aktan da. Oııuıı avının ışığı gönüle de yayılmıştır, sana da. Cüz î akıl, bu karayla akı yine Kadir’den bir yıldız gibi parlayıp âlemi aydınlatan Kadir gecesin- den elde etmiştir. Nitekim tenin değeri canla, fakat canın değeri de de canın ışığıyladır” 41 . Mevlâna, kimi zaman da tümdengelimcilerc ve kıyasa çatıyor. Aklın alanı ile İlâhî sırların alanını ayırıyor. Akıl ve kıyasın İlâhî gerçek- leri kavrayamayacağını yazıyor 42 . Bununla birlikte “İnsanın vücuduna da akıl ve ruh gayb âleminden akar su gibi gelir” demektedir. Kimi kayanklarda da zayıf iki senetle rivayet edildiği kaydedilmiştir. (Bakınız: al- Aclunî, Keşf al-Hafa. 1/275, Halep) Mevlâna’da aklın yorumu anlattığı konuya göre farklı görünmek- tedir. İnsanın insana karşı ilişkilerine sorumluluğu sözkpnusu olduğu zaman aklı, kıyası ve çalışmayı salık vermektedir. Dünya işlerinde akim yerini ve önemini doğrulamaktadır. Ancak fizikötesi konuların anagörü, keşf ve sezgi ile sağlanacağını söylemektedir. Ona göre külli akıl Tanrılık bir kudrettir. Onun için o doğru adımlar atar. Mevlâııa külli akıla, aklın aldı da diyor. Cüz’î akıl ise külli akıldan ışığını almakla birlikte bu dün- yada daima tökezleyebilir, yanılabilir, ve Tanrısal gizleri çözmekte yetersiz kalır. Çünkü bu dünyada tenin yani bedenin tutkuları bu aklın ışığını karartır. Böylecc cüz i akıl kendi aslına yabancılaşır. Ancak er- dem ve sevgi yolunu izleyerek insan gayb âleminin sırlarına ulaşabilir. Dernek Mevlâna’nııı öğretisinde altlın yasaları dünya için geçeıli, fizik- ötesi gizleri çözmek için ise yetersizdir. Tanrısal gerçekler sezgi ile ya- kalanır, aşkla yaşanır.

 

MEVLÂNA’DA ÖZGÜRLÜK FELSEFESİ

İslâm’da özgürlük sorunu uzun uzun tartışılmıştır. Mu’tezile, in- sanın özgür bir varlık olduğunu, kendi fiilini yaratmakta hür bırakıl- dığını ve bunun sonucu olarak kendi davranışlarından sorumlu bulun- duğunu söylemiştir. Ccbriyye ise insanın özgür oımadığmı, bütün dav- ranışlaruun Tanrı tarafından belirlendiğini ve iradesinin tamamen Tan- rı’nın iradesine bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Sünnet Ehli bilginlerinden Eş’arî ve Matûıîdî ise kulun fiillerini külli iradesi ile Tanrı’nın Levb-i Mabfuz’da yazdığını, insanın cüzü iradesiyle bir davranışı kazanması nedeniyle sorumlu tutulduğunu belirtmişlerdir 44 . Mevlâna da özgürlük felsefesine değinmiştir. Ona göre her şey Tan- n’nın bilgisi ve kudreti içinde olmaktadır. TanrTnın dilemesi dışında hiçbir şey gerçekleşemez 45 . Ancak Tanrı’nm razı olacağı ya da olmayacağı davranışlar vardır. Tanrı insanı öteki yaratıklardan farklı biçimde şe- refli bir varlık olarak yaratmıştır. İnsan da olgunlaşma ve Allah’ına kavuşma yeteneği vardır. İnsanda bu yeteneği geliştirecek cüz’î irade bulunmaktadu – . Toplumsal ilişkilerde insan bu iradesini Tanrı’nın rı- zasını kazanacak biçimde kullanmalıdır. Tanrı kimseyi kötü fiilleri yap- mak için zorlamanuştır. Öncesizde herkesin nasıl davranacağını bildiği için insanların yazgısını yazmıştır. Sünnet Ehli bilginlerinin görüşlerine  açıklık getiren Mevlâna, konu hakkında şöyle söylüyor; “Peygamberler dediler ki evet Tanrı çekinip kurtulmaya imkân bulunmayan nitelikler yaratmıştır. Fakat geçici nitelikler de yarattı ki onları tcrketmek müm- kündür. Herkesin nefretini kazanan kişi, o sıfatları teıkeder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur… Kuma toprak ol dersen âcizdir, toprak olamaz. Ancak toprağa balçık ol dersen bu söz yerindedir. Toprak balçık olabilir. Tanrı insana topallık, yassı buıunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir. Ama, ağız, yüz çarpık- lığı ya da baş ağrısı gibi kimi hastalıklar da vermiştir ki, bunlara çare vardır …”

Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeğe çalışıyor: “Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdet- ‘ mek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasm: Titreme hastalığından dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el… Her iki hareketi de bil ki, Tanrı yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya imkân yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan jhşnmn olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman olduğunu ne zaman gör- dün”. Mevlâna, insanın sorumluluğunu başka bir örnekle de anlatıyor; Adamın biri bir bağa girmiş, zerdali ağacım silkerek meyveleri yemeğe başlamış. Bunu gören mal sahibi “Allahta’ıı korkmuyor musun” deyin- ce, “neden korkayım, ağaç Allah’ın ağacı, ben de Allah’ın kuluyum, Allah’ın kulu, Allah’ın malını yiyor” karşılığını vermiş. Bunun üzerine bağ sahibi adamı bir ağaca bağlayarak bir sopa ile iyice döğmeğe baş- lamış. Sopanın acılarına dayanamayan adam, bağ sahibine “Allah’tan korkmuyor musun” deyince, bağ sahibi “Niçin korkayım? Sen Allah’ın kulusun, bu da Allah’ın sopası, Allah’ın sopasını Allah ’m kuluna vuru- yorum” demiş 47 . Böylece Mevlâna adamın çalma fiilinden dolayı so- rumlu olduğunu vurgulamıştır. Demek ki, Mevlâna her şeyin Allah’ın bilgisi ve gücü içinde olduğunu kabul etmekle birlikte insanın sınırlı bir özgürlüğünün bulunduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı da insanı sorumlu tutmaktadır. MEVLÂNA’DA

ÖLÜM KAVRAMI

Kuşkusuz ölüm, insan hayatı için kesin bir olgudur. Düşünürler ötedenberi ölümden anlamlar çıkarmağa çalışmışlardır. Gerçekte insan, ölüm olgusunu düşünerek dünya hayatının noktalandığını kavrar. Böylece de hayatını daha anlandı geçirmenin yollarını arar. İnsanlar genel- likle ölümden korkmuşlar ya da onu üzüntü kaynağı saymışlardır. Düşünürümüz Mevlâna, ölümden korkmuyor. Âdeta bize ölümü sevdirmeğe çalışıyor, ölümü beden mezarından kurtuluş gibi kabul edi- yor. Esasen onun felsefesine göre insan Tanrı’nın dilemesiyle bu âlemde var görünmüştür. Gerçekte varlık birdir ve öncesizdir. İnsan da varlığın bir parçasıdır. Mevlâna şöyle söylüyor: “Ey oluş ve dağılış âleminde tamamiylc çürümüş canlar, sonsuz canlarımız nc vücudc geldi, ne de doğdu” 4 ». Mevlâna ölüıııii sonsuz hayata açılış olarak görüyor. Dünyayı ruhlar için hapishane gibi görüyor, ölüm felsefesi ile insanlara güven ve umut veriyor. Klasik tekke anlayışının uyuşukluğunu ve miskinliğini Mcvlâna’da görmüyoruz. O dünya için çalışmadan yanadır. Âhiret için de umut ve aşkla doludur. Bu aşk ve umutu insanlara aşdaınağa çal’şı- yor. Musikiyi, raksı v.e güzel sanatları seven Mevlâna çevresine manevî alanda coşkunluğun en güzel örneklerinden birini vermiştir. Ona göre âşık olan, sevgilisine kavuşmaktan korkar mı? İşte ölüm de böyledir. ölüm olgusu Tamı katına çıkmak demektir. Ona göre ölüm, sonrasız hayat için yeniden dirilmektir. Mevlâna ölümü kendi ifadesiyle şöyle nitelendiriyor: “Böylece ecel rüzgârı da âriflere gül bahçelerinden esip gelen rüz- gâr gibi lâtif ve hoştur. Ateş, İbrahim’e diş geçiremedi. Çünkü Tanrı seçilmişiydi; onu nasd ısırabilir ?” 49 “ölümüm bana can gibi hoş geliyor. Dirilmemle âdeta bir .Ölümsüzlük ölümü bize helâl olmuştur. Azıksızlık azığı bize rızık ve nimettir, ölümün görünüşü ölüm, içyüzü diriliktir, ölümün görünüşte sonu yoktur. Gerçekte ise sonsuzluktur…. Bana da ölüm ‘tatlıdır. (Onlar ölmemişlerdir. Rablerinin huzurunda diridirler) âyeti benim içindir. Ey inandığım, güvendiğim kişiler! Beni kınayın ve öldürün. Kuşkusuz benim sonsuz hayatım öldürülmemdedir. Ey yiğit! Hayatım kesinlikle ölümdedir. Ne zamana değin yurdumdan ayrı kala- cağım ?” 50 Mevlâna, kimi zaman da ölümle insanın gerçek özgürlüğüne kavu- şacağını söylüyor: “Dünya aslanı av ve rızık arar. Tanrı aslanı ise hür- lük ve ölüm. Çünkü ölümle yüzlerce hayat görür de vardığını pervane gibi yakıp yandırır”  dünya hayatını bir ölüş gibi görüyor. Ölümden sonraki hayatı ise sevinç kaynağı sayıyor: “Dünya da buna benzer. Adetâ uyu- yan bir kişinin gördüğü hayâllerdir. Uyuyan sanır ki bu hayâller ger- çektir ve sürüp gidecek! Ancak ansızın ecel sabahı geldi mi zan ve hile karanlığından kurtulur. Yerini yurdunu görünce gamlanıp tasalandığına gülmeğe başlar” 52 . “Ben ölüp de tabutumu geçirdikleri zaman benim bu cihanın derdiyle uğraştığımı zannetme! Cenazemi görünce ayrılık ayrılıp diye ağlama Benim sevgilimle kavuşmam o zamandır. Buradan gidişi gördüğün gibi, tekrar gelişi de düşün. Güneş ve ay batmakla eksilmezler ki… Hangi dane vardır ki toprağa ekilip de çıkmamıştır. Niçin insan denilen dane için de kuşkuya düşüyorsun” ? 53 “Ölüm ya da yaşamak… İkisi de bizim için biçtir. Acemiler gibi tasada değiliz ve kazaya boyun eğiyoruz” 54 . “Bir âşık ölmek üzere idi. Orada bulunan birisi sordu: Ölüm halinde iken nasıl görebiliyorsun, dedi ve cevap şu oldu: Uçuyorum ben… Şimdi benim her tarafım ağız olmuş gülüyor. Yüzlerce ölülerle beraber gülüyoruz. Dudaklardaki tebessümden başka bir gü- lüşle gülüyoruz” 55 . “Eceli tatlı görenlerin bakışları sarhoştur. Onlara tenin ölümü acı gelmez. Onlar bu kuyunun zindanından çayıra çıkacak- lar. Karışık ve zahmetli cihanın gamından kurtulurlar ve hiç kimse hiç olan şeyin kaybolmasından ağlamaz”. “O kimseye ölüm nasıl acı gele- bilir ki. Yılanların zehri olan yerden çıkarılıp şeker bulunan tarafa gö- türülüyor, can ve beden kavgasından kurtulup gönül kanatleriyle elsiz, ayaksız uçacak. Tıpkı zindanda hapsedilmiş kimsenin geceleri uyurken gülistan görmesi gibi …” 56 Görülüyor ki MevJâna ölüm kavramını açıklarken umut 57 , güven ve ruhsal güçle doludur. Korkak ve çekingen değildir. Aşkın itici gücü onu sevgiliye kavuşturma özlemi içinde coşturmuştur. Ona göre ölüm sonrasız hayatın gerçek başlangıcıdır. Beden – can kavgasından kurtu- luş, dünya hapishanesinden özgürlüğe kavuşma ve huzur âleminde ya- şama imkânıdu – . Böylece Mevlâna, tasavvuf felsefesine bir canlılık ver- miş, uyuşukluğu ve tembelliği küçük görmüştür. Ölümün anlamını da kendi felsefesine uygun bir biçimde dile getirmiştir.

MEVLÂNA’DA AHLÂK FELSEFESİ

Kuşkusuz ahlâk felsefesinde iyi niyetin ve sorumluluk duygusu- nun önemli b’r yeri vardır. İslâm’ın Peygamberi “Yapılan işler niyete  göredir” demiştir. Mevlâna her işte iyi niyetten yana olmuştur. Ayrıca insana cüz’î akıl verildiğini ve insanın türdeşlerine karşı sorumlu tutul- duğunu vurgulamıştır. Mevlâna İslâm’ın doğruluk, adalet, hikmet ve acıma gihi ahlâkî değerlerini bize birer çiçek gibi hikayeler içinde sun- mağa çalışmıştır. Sözün özü Mevlâna Tanrı’ya ahlâk kapısından girilerek kavuşu- lacağını anlatmak istemiştir. Nitekim Hz. Muhammed de “Ben ahlâkın güzelliklerini tamamlamak üzere gönderildim” buyurmuştur. Başka bir hadiste de “İçinizde en iyiniz ahlâk açısından güzel olanlarmızdır” buyurmuştur. Mevlâna özellikle Mesnevi sinde, l’ihi Mafih te ve Meca- lis-i Seb’a’da ahlâkla ilgili konulara değinir. Hatta “Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz, belki bütün dünyayı ateşe veınıiş oluı” demiştir 58 . Mevlâna aşırı mal tutkusunun karşısında olduğu gibi, tembelliğin ve dilenciliğin de karşısmdadır: “O rahmet kapısı hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı. Zekât veı ilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine sıkıntıdan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Kim dost yolunda perva- sızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert olur. Edepten dolayı bu felek gaıkolmuştur. Yine edepten dolayı melekler suçsuz ve terte- miz olmuşlardır” 59 . Mevlâna öfke ve şehveti yermiştir: “Öfke ve şehvet insanı şaşı ya- par. Ruhu doğruluktan ayırır. Kine gelince gizlenir. Gönülden göze yüzlerce perde inci. Kadı kalben rüşvet almaya karar veıiııcc zâlimi, ağlayıp inleyen suçsuzdan nasıl ayırabilir ? ® 9 . Mevlâna, daima yardımlaşmadan ve zayıfları düşünmeden yanadır: “İnleyen dolap gibi gözü yaşlı ol ki, can meydanında yeşillikler bitsin. Ağlamak istersen göz yaşı dökenlere acı… Merhamete nail olmak isteı- sen zayıflara merhamet el”® 1 . Nitekim Hz. Muhammed Merhamet et- meyene merhamet olunmaz” demiştir. Mevlâna, dedikoduyu, gereksiz iddia ve tartışmaları da yermiştir: “Ey kişi! Sen bu dünya kuyusunun dibinde hapsedilmiş bir insansın. Tavşan gibi olan nefsin seni nasıl kahretti. Senin tavşan nefsin sahrada yiyip içmekte, zevk ve sefa etmekte. Sen ise şu dcdi-koılu, iddia ve tar- tışma kuyusunun dikilidesin” 62 . ^ Mevlâna, dünyada nefsin eğilimlerine köle olmanın, öğiinmeııin ve büyüklenmenin karşısındadır: “Dünyanın lütfetmesi ve yaltaklanması, hoş bir lokmadır ama az ye. Çünkü ateşten bir lokmadır. Ateş gizlidir; zevki meydanda. Dumanı sonunda meydana çıkar. Sen, (ben öğünmeleri yutar mıyım? O tamahından öğüyor, ben onu anlarım) deme! Seni öğen, halkın içinde aleyhinde bulunursa onun etkisiyle gönlün günlerce yanar.-.. O sözler gönlüne dokunur. Onun etkisi altında kalırsın. Övgü- den de bir ululuk gelir, dene de bak! Övgünün de günlerce etkisinde kalırsın- ö övgü canın ululanmasına, aldanmasına neden olur…. Nefs çok öğiilmesi yüzünden Firavunlaştı. Alçak gönüllü, hor, hakir ol! Ululuk taslama! Elinden geldikçe insan ol, sultan olma… Yoksa bu inceliğin, bu güzelliğin kalmayınca, o seninle düşüp kalkanlar senden usanırlar. Evvelce seni aldatıp duranlar, o zaman seni görünce şeytan adını takar- lar. Seni kapı dibinde görünce hepsi birden (Mezarından çıkmış hortlak) derler” 63 . Mevlâna, irade gücüne ve sağduyulu davranışlara önem vermiştir. İnsan kendine ycııilmed’ği derecede olğunlaşır. Bunu açıklamak için Hz. Ali nin başından geçen bir olayı anlatır: Hz. Ali, savaşta karşı taraftan bir münkiri alteder. Düşmanını kılmcıyla tam öldüreceği sırada münKİr Hz. Ali nin yüzüne tükürür. Bunun üzerine Ali, kılıcını vurmaz, kınına sokar. Münkir bu erdemli davranışa şaşar ve nedenini sorar. Hz. Ali de cevap olarak şöyle der: “Ey yiğit, savaşırken sen benim yüzüme tü- kürünce nefsim kabardı, öfkelendim, huyum harap, berbat bir hale geldi. Öyle bir hale geldim ki, o anda savaşımın yarısı Tanrı içindi, yarısı nefsim için. Tanrı işinde ortaklık yaraşmaz”. Bıı cevap üzerine inkarcı kişi, Hz. Ali nin büyüklüğüne, temizliğine ve iradesine hayran olarak müslümaıı olmuştur 64 . Mevlâna, daima nefsin kötülüklerinin yok olmasından yanadır. Nefsin eğitimi aşkı artırır. Böylece de insan Tanrısal gizlere ulaşır. Var- lıkta birliği yaşar. İnsan nefsin köleliğinden kurtuldukça özgürleşir ve kendi aslına döner. Bakınız Mevlâna ne diyor: “Ölünüz… Ölünüz… Bu aşkta ölünüz. Bu aşkta ölürseniz gerçek rulıa sahip olursunuz. Ölü- nüz… Ölünüz… Bu ölümden korkmayınız. Bu topraklardan kurtulup göklere yükselini; … ölünü/, Ölünüz… Bu nefstcn ayrılınız. Bu ııefs bir bağdır ve siz onun kölesisiniz” 65 . Mevlâna, bu sözleriyle âdeta tasavvufta çok değer verilen “Öl- meden önce ölünüz” sözünü açıklamıştır. Mevlâna, ahlâkta sonu mutlulukla bitecek davranışları öğütlüyor. İnsanın iyi niyetine, irade gücüne, nefsin köleliğinden kurtuluşuna önem veriyor. İlâhî aşkın ağırlığı onun ahlâk felsefesinde de vardır. İnsan ahlâk açısından temizlendikçe Tanrısal aşka yaraşır bir hale gelir.

SONUÇ

Mevlâna özellikle Divanında varlıkda birlik konusunu Tanrısal aşkın coşkunluğu içinde işleyerek tasavvufa canlılık getirmiştir. Mevlâna felsefesiyle Taıırı’da birleşme görünüşü sergileyerek insan hayatına an- lam vermiştir. İnsanlar arasında ortak öğeleri dile getirmeğe çalışmış- tır. İnsanın değerini yüceltmek istemiştir. Mevlâna, eserleriyle kendinden sonra gelen Türk mutasavvıf şairleri etkilemiştir. Serbest anlayışa yatkın, musikiyi, edebiyatı ve daha başka sanat türlerini seven bir çevrede yetiştiği için usta kalemiyle güzelin. tadım okurlarına aktarmıştır 66 . Böylece de Türk sanatının geliş- mesinde etkili olmuştur. Mevlâna İslâm dinine yumuşak bir yorum getirerek insan sevgisinin yayılmasına, dayanışmaya ve bu son dinin içten sevilmesine katkı- da bulunmuştur. Mevlâna insan felsefesine eğilerek bir açıdan felsefi antropoloji yapmış, hayata anlam vermiş ve insanın evrendeki yerini değerlendir- miştir. Ölüm konusunu umut, güven ve insana güç veren bir yöntemle yorumlamıştır. Böylece hem yaşarken, hem de öldükten sonra insanın mutlu olmağa yaraşır bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Mevlâna, dar düşünce ve tutuculuğa önem vermemiş, vicdan öz- gürlüğüne saygıdan yana olmuştur. Kendisi gibi düşünmeyenlere de şefkat kucağını açmıştır. “Dinde zorlama yoktur” âyeti uyarınca baş- kalarının vicdanını zorlamak istememiştir. Bu görüş ve etkisi sayesinde müslüman halk, hangi mezhep ve tarikattan olursa olsun yauyana yaşamlarım sürdürmüşlerdir. Özellikle hu anlayış gerek Mevlâııa’nm ça- ğında ve gerekse Ondan sonra ikiyüzyıl kadar etkisini göstererek hoş- görü ve saygı ortamını hazırlamıştır. Mevlâna, ilâhı aşkı işlerken insanın Tanrının maşuku olabileceğini belirterek İslâm felsefesinde yeni bir çığır açmıştır. Böylece Kur’ân’da belirtilen insanın şerefli yaratık olduğu hakkındaki buyruğu yorumla- mış ve her şeyin insanda bulunacağını vurgulamıştır. Mevlâna’nın Divan”‘ ı ve Mesnevi’si çeşitli dillere çevrilmiştir. Böy- leee Mevlâna yalnızca Doğu düşüncesini etkilemiş değil, Balılılarca da okunmuştur 67 . Bugün dahi Batı’da Mevlâna hayranı insanlar çoktur. Kısacası Mevlâna, etkisi dünyanın çeşitli ülkelerinde görülen insancıl, büyük bir Türk düşünürüdür. Onun felsefesi aradan yediyüz yıldan fazla zaman geçtiği halde birçok insan tarafından okunmakta ve sevgiyle izlenmektedir. Kuşkusuz Mevlâna’nın İslâm felsefesinde önemli bir yeri vardır.

 

İbrahim Agah Çubukçu- Mevlana ve Felsefesi-A.Ü Dergisi

 

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Hacı Bektaş-ı Veli (1209-1271)

“Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur” diyen Hacı Bektaş Veli, öğretisinin temel ilkelerini içeren bu anlamlı dizeleriyle sadece o dönemin değil, günümüzün insanına da önemli mesajlar veriyordu. Hacı Bektaş Veli’nin, 13. yüzyılda Anadolu’da uyardığı bu çerağ (bilim ışığı), savunduğu düşünceler ve başlattığı yenilikçi hareketler (reformlar), sadece Avrupa’daki Hümanizm ve Rönesans hareketleri-ni değil, aynı zamanda 17. ve 18. yüzyılda gelişen sivilleşme harketle-rini de andırıyordu. “Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdâdır!…” diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan, Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan bir hakikat insanı (Mürşid-i Kâmil); bilimi ve sanatı kendisine rehber kılan bir düşünürdü. Hacı Bektaş Veli’ye
duyulan ilgi, gösterilen sevgi, işte onun, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan insan-Tanrı-doğa sevgisi ve varlık birliği ilkesine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve gizemci öğretisinden kaynaklansa gerektir.
12.-13. yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın ve mazlumun simgesi olan bir güvercin donuyla Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş Veli, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü temel ilke edinen bir hümanist ve bu ekolle farklı dillerden, farklı kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları bir çatı altında toplayan; ceylanla arslanı (zayıf ve güçlüyü) dost olarak
kucaklayan bir halk önderiydi.

“Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!” diyen Hacı Bektaş Veli, bu evrensel düşüncelerden ve Anadolu’nun yaşam gerçeğinden (sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel yapısından) yola çıkarak, Alevi inan-cına mensup diğer Anadolu ve Horasan erenleriyle, heterodoks Batınî çevrelerle; Gaziyan-i Rum (Anadolu Gazileri), Ahiyan-ı Rum (Anado-lu Ahileri), Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) ve Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) gibi teşkilâtlarla birlikte Anadolu’da yeni bir ekol geliştirdi. Uygarlıklar hazinesi Anadolu’nun o zengin kültür mozaiğini bozmadan, parçalamadan farklı öğeleriyle, sevgi ve hoşgörü temelinde biraraya getirdiği ve tasavvufla birleştirdiği bu yeni oluşum, Anadolu Aleviliği’ydi.

Alevi öğretisinin çağa açık olması ve bu öğretiye mensup insanların büyük çoğunlukla sekularist (çağdaş), demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinde yana olmaları, işte, ta 13. yüzyılda Anadolu’da batıdaki reformlar düzeyinden başlatılan ve zamanla geliştirilen bu yenilikçi hareketler sayesindedir.
“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır; düşünce karan-lığına ışık tutanlara ne mutlu; kadınları okutunuz; dinine diz-lerinle değil, kalbinle bağlan; okunacak en büyük kitap insandı.” diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafalerden arındıran, onu akla, man-tığa ve sevgi temeline dayandıran, kadın ve erkek eşitliğini savunan ve o dönemde Hatun Ana önderliğinden kurulan Anadolu Bacı-ları teşkilâtına büyük destek veren bir reformcu; halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve üleşimde sosyal adalet ilkesini be-nimseyen; “insanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini” savunan bir düşünürdü. 12.-13. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre’yle Anadolu’ da gelişen, yaygınlaşan, doğu ve batı kültürleri arasında iyi bir anlaşma zeminini oluşturan Alevi hümanizması, sadece insan sevgisine değil aynı zamanda Tanrı ve doğa sevgisine de dayanıyordu.

hacı bektaşi veli ile ilgili görsel sonucu

Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi Dergâhı’nda eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra, Lokman Perende’den nasib ve emanetlerini alıp, o dönemin savaş ve kargaşa ortamında, günümüzde de barışın simgesi olan güvercin donuyla Rum ülkesine (Anadolu’ya) gelişi oldukça anlamlıdır. (Velâyetnamede her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmed Yesevi’den emanetlerini aldığı ve Hacı Bektaş Veli, onun çağdaşıymış gibi gösterilmekte ise de, aslında ikisinin yaşamı arasında aşağı yukarı bir asırlık fark vardır. Bu ilişki, sadece manevi anlamda kurulan bir ilişkidir. Bu anlamda Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli’nin manevi mürşididir). (Konuyla ilgili geniş bilgi için Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesine bkz.)

 

Hacı Bektaş Veli, barışın ve mazlumun simgesi güvercin donuyla Anadolu’ya ayak basarken, yırtıcı kuş doğan şekline girip, onu av-lamak isteyen Hacı Doğrul’a şöyle seslenir:

“Ey Doğrul! Er, erin üstüne böyle gelmez! Siz bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında. Eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık, onun şeklinde gelirdik! ”(…) Evet, güvercin donunda, mazlum kılığında Anadolu’ya gelen ve mazlumun, yoksul Anadolu halkının safında yerini alan ve bir süre Amasya’da Baba İlyas ve Baba İshak’ın yanında hizmet veren Hacı Bektaş Veli, daha sonra Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçe-sine yerleşti. Anadolu
insanlarının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel değerleriyle yoğrulan, onların sentezinden oluşan Anadolu Alevi-Bektaşi inancını ve yaşam felsefesini burada yaydı. Hacı Bektaş dergâhı, Alevi-Bektaşi inancının bir merkezi olduğu gibi, sosyoekonomik ve politik dayanışmanın da bir merkeziydi. Bir kültür merkezi olan bu dergâhta halkı irşad edecek, aydınlatacak ve halkın sorunlarıyla ilgilenecek dervişler, mürşitler, dedeler, dede-babalar yetiştirildiği gibi, Ahi kurumlarıyla (meslek loncalarıyla) bir-likte çeşitli meslek dallarında eğitim de veriliyordu. Hacı Bektaş Veli ile birlikte aynı düşünce ve inanç doğrultusunda hizmet veren ünlü düşünürlerden (mutasavvıflardan) bazıları ise şunlardır: Kırşehir’de Ahi Evren Veli ve Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşayı Veli, Amasya’da Baba İlyas ve Baba İshak; Eskişehir’de Yunus Emre, Aksaray/Ortaköy/Taptuk köyünde Taptuk Emre; Bilecik’te Şeyh Edebali (Osman Gazi’nin mürşidi ve kayınpederi); Rumeli’de
Sarı Saltuk; İstanbul’da Karaca Ahmed Sultan; Tokat’ta Barak Baba, Antalya/Elmalı’da Abdal Musa Sultan; Akşehir’de Seyyid Mahmud Hayrani, ayrıca (Hacı Bektaş’ın) halifelerinden Cemâl Seyyid, Saru İsmail, Kolu Açık Hacım Sultan, Pir Ebi Sultan, Güvenç Abdal gibi erenler ve Hatun Ana, Kutlu Melek
(Kadıncık Ana), Fatma Bacı, Muhterem Hatun, Rabiâ Bacı, Zeynepcik Ana, Baş Açık Ana, Celâl Hatun gibi kadın önderler. (…)

 

Velâyetnâme’de, Emir Cem Sultan adında, Sulucakarahöyük’ün güney tarafından büyük bir tekke kuran bir erden sözedilir. Bu Er, bir gün Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gider; niyazlar yapılır, kurbanlar tığlanıp yenilir. Emir Cem Sultan, tekkesine döndükten sonra, derviş-leri, Hacı Bektaş Veli’nin nasıl bir Er olduğunu sorarlar. Emir Cem Sultan, şu yanıtı verir: “Hünkâr, öyle bir denizdir ki, değme nesne onu bulandırmaz. ” Evet, değme nesnenin bulandıramadığı, engin düşüncesiyle bir deryayı andıran Hacı Bektaş Veli’yi bütün yönleriyle, eksiksiz ve noksansız anlatmak, yazıya dökmek kolay olmasa gerektir. Bizim
burada sunmaya çalıştığımız, bu engin deryadan sadece bir damladır.

Konuyu, insanlık âşığı bu ünlü düşünürün (Hacı Bektaş Veli’nin), bugün de bize önemli mesajlar ileten şu anlamlı sözleriyle (özdeyiş ve şiirleriyle) bağlayalım:

 Ellerin kâbesi var, benim Kâbem insandır.
 Okunacak en büyük kitap insandır.
 Doğruluk dost kapısıdır. Doğruluk karargâhımızdır.
 Dosttan gayrı dost aramak, fesâd-ı muhabbet ve butlan-ı (hükümsüz, boş) mârifettir.
 Komşu hakkı, Allah hakkıdır.Komşu hakkına dokunulmaz; emanete hıyanet edilmez.
 Göze nur gönülden gelir.
 İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir; kemâli, işlerinin doğru-luğundadır. Yani insanın
ziyneti (süsü) ve güzelliği, sözlerinin iyi-liğindedir; kemâli de işinin dürüstlüğündedir.
 Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.
 Dini, dili, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
 İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
 Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
 Madde karanlığı, akıl nuru ile; cehalet karanlığı, ilim nuru ile; nefis karanlığı, marifet
nuru ile; gönül karanlığı aşk nuru ile aydınlanır.
 Akıl aya, ilim yıldıza, marifet güneşe benzer.
 Kadınları okutunuz.
 İncinsen de incitme.
 Düşmanınızın da insan olduğunu unutmayınız.
 Kuvvetini zavallıya değil, zalime kullan.
 Ara bul!
 Her ne arar isen kendinden ara.
 Düşünceyi, eylemi, sevgiyi siz, Tanrı’nın tadı biliniz.
 Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.
 Yüreğinin ağırlığıncadır kişinin değeri.
 İyi mi olsun karşındaki, sen iyi ol ilkin.
 Yalnız bilgelerdir, hem arı olan, hem arıtıcı olan.
 Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
 Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
 Nebiler, veliler insanlığa Allah’ın hediyesidir.
 Eline, diline, beline sahip ol.
 İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundandır.
 Delilsiz sözle gıyapta bulunma. Doğru yola gidene veli, eğri yolda gidene deli derler.
 Asıl kör, nankörlüktür. İyiliğe karşı kötülük, hayvanlıktır.
 İnsanoğlunun en büyük düşmanları yalancılık, nefsine düşkünlük, mal ve mevki hırsı, gıybet,
edepsizlik, hıyanet ve Hakk’ı inkardır.
 Namahreme bakma, hatır yıkma, başa kakma, dünya için kaygı çekme
 Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.
 Biz, dile ve söze değil, öze ve hale bakarız.
 Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.
 Hamı pişiremezsen, bâri pişmişi ham etme.
 Mürşidlik alıcılık değil, vericiliktir.
 Bizim semahımız ilahi bir aşktır.
 En büyük keramet çalışmaktır.
 Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
 Özünle, sözünle, gözünle işinde ol.
 Edep elbisenizi sırtınızdan ölünceye dek çıkartmayınız.
 Bizim meclisimizin tarafı yoktur.
 Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
 Âlimin sohbeti, cahilin ibadetinden daha faydalıdır.
 Âlimlere fikir lâzımdır, dervişlere zikir. Zira ki fikirsiz âlim, seraptır; zikirsiz derviş
yapraksız ağaçtır.
 Fikirsiz âlim, Nuh’suz gemidir; zikirsiz derviş, ruhsuz kalbidir. Fikirsiz âlim, Tur’suz
Musa’dır ve zikirsiz derviş, nursuz kandil-dir.
 Fenalardan sakın, temizlerle ülfet (sohbet) et. Çünkü ülfet hem zehirdir, hem panzehirdir.
 Marifet güne (güneşe), akıl ay’a, ilim yıldıza benzer. Ve hem ay, gün doğar, dolanır; ilim
okunur.
 Eğer ilerlemek istiyorsan herkesin önüne atılma.
 Merhem ve mum gibi ol, diken olma!
 Hiç kimseden sana fenalık gelmesin istersen, fena özlü, fena düşünceli ve fena huylu
olma!
 Biz olduğumuz gibiyiz ve öyle de olacağız; iki âlemde, bugün de, yarın da.
 Ol söz verme, öl sözünden dönme. Her tavlada boşanan, bizim tavlada yer bula; bizim
tavladan boşanan, başka tavlada yer bulmaz ola. Gel ha gel, insan ol da öyle gel.
 Dört şey, her şeyin en yazığıdır: 1. Güneşe karşı yanan ışık; 2. Görmeyen göze karşı güzel
yüz; 3. Çorak toprağa karşı güzel yağmur; 4. Karnı toka karşı hoş bir yemek, ahmaka karşı hak sözü.
 Beş şey mutluluğun delilidir: 1. Doğru sözlülük; 2. Güzel ameller; 3. Olgunlaşma için
gösterilen çaba; 4. Helalından rızık arama; 5. Hâl ehli dervişlerle sohbet.
 İçinde kibir, düşmanlık, cimrilik, kıskançlık, öfke, maskaralık gibi türlü şeytan işi olanlara
ne yazık!
 Bunlar dışlarında su ile yıkansalar (abdest alsalar) hiç temiz olurlar mı? Şeytana mahsus
bu şeylerden biri bile içinde olan bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hepsi boşuna olur.
 Kendini temizlemeyen başkasını temizleyemez. (Kendisi arı olmadan, başkasını
arıtamaz).
 İnsanoğluna kâfirden de büyük üç düşman vardır: Birincisi hava vü heves (nefsine
düşkünlük), ikincisi dalalet ve kibir (sapkınlık ve kendini beğenmişlik), üçüncüsü yalancılık ve
kalleşliktir.
 Adem’de değil mi seb-ül mesani, Adem’de değil mi âyet-ül Kürsi?
 Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır.

 

kaynak: HACI BEKTAŞ VELİ’NİN YAŞAM FELSEFESİ, İNANÇ VE ÖĞRETİSİ
Ali Duran Gülçiçek

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar