Navigation Menu

Gazali (1058-1111)

1058-18 Aralık 1111

Doğum: Tus (Meşhed), İran – Tus, İran

Gazâlî’nin (1058-1111) asıl adı Muhammed’dir. Muhammed b.
Muhammed’in oğludur. İslam dinine yaptığı büyük hizmetlerden dolayı
İslam âleminde “İmam, Zeynü’d-Din, Hüccetü’l-İslam” gibi unvanlarla
anılır. 1058 (450) tarihinde Horasan’da, bugün adı Meşhed olan Tus şehri civarında “Gazale” köyünde doğmuş ve daha sonra doğduğu
köye nispetle Gazâlî adını almıştır. Onun Gazâlî, adını babasının
mesleği olan ve Arapça’da yün eğirme anlamına gelen “Gazzal” sıfatından
aldığı da kaynaklarda yer almaktadır. Ancak ağır basan görüş
doğduğu yere nispetle söz konusu adı aldığıdır. Bu görüşü amcasının
ulemadan olması ve “Büyük Gazâlî” adıyla tarihe geçmesi de desteklemektedir.
Çünkü amcasının, yün eğirme sanatıyla bir ilgisi yoktur.
Gazâlî, daha çocukken babasını kaybetmiş, babası öleceğine yakın
oğulları Muhammed ile Ahmed’i (Gazâlî ile küçük kardeşi) bir
sofiye teslim etmiştir. Onlara bıraktığı ve çok az olan malı bitince,
sofi geçimlerini sağlamak amacıyla onları bir medreseye yerleştirmiş-
tir. Sonraları Gazâlî, bu hadiseye işaret ederek “Biz Allah rızası için
ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim Allah rızası için olmaktan başka
bir amacı kabul etmedi” demektedir.1 Gazâlî’nin, meşhur bir âlim ve
sufi olarak bilinen, Ahmed adında bir erkek kardeşi ve birkaç tane
kız kardeşi olduğu rivayet edilir. Ayrıca Tus kasabasının âlimlerinden
biri olan, yaklaşık 1043 tarihinde vefat eden ve Ebu Hamid el Gazâlî
olarak anılan bir amcasının dışında onun ailesiyle ilgili kesin bir şey
bilinmemektedir.
Gazâlî, öğrenimini Tus’da yapmış, daha sonra Curcan’a giderek
orada Şafii fıkhının yanı sıra diğer ilimleri de öğrenmiştir. Buradan
memleketine dönerken yolda başından şöyle bir olay geçtiği kaynaklarda
yer alır: Beraber yolculuk yaptığı kervanın yolunu hırsızlar keserek,
bütün yolcuları soyar ve Gazâlî’nin, içinde notları bulunan
torbasını da alırlar. Gazâlî başkanlarına müracaat ederek, öğrenmek
için zaman harcadığı bilgilere ait notlarının torbada olduğunu ve bu
notların kendilerine hiçbir faydası olmayacağını söyleyerek geri verilmesini
ister.2 Başkan gülümseyerek, “elinden kâğıt parçaları alınınca
cahil kalıyorsun. Bilgi böyle mi olur?” der ve adamlarından torbanın
geri verilmesini ister. Bunun üzerine Gazâlî, Tus’ta üç yıl bu notları
ezberlemekle uğraşır. Sonra Nişabur’a giderek “İmamü’l-Haremeyn”
adını taşıyan büyük âlim Cüveyni’den ders almaya başlar. Bu sıralarda
daha genç yaşta iken eser telif eder. Hocası Cüveyni’nin ölümüne
kadar Nişabur’da kaldıktan sonra, Bağdat’a bağlı bulunan ve bugünkü
adı Samra olan “Serremen rea” şehrine gidip “Nizamü’l-Mülk”ün
ikram ve tazimine mazhar kalmıştır. 484 tarihinde Bağdat’taki “Nizamiye
Medresesi”nin müderrisliğine tayininden dört yıl sonra tedrisi
bırakarak, Şam’a gitmiş, iki yıla yakın burada kalmış, daha sonra
Kudüs ve Hicazı ziyaret ettikten sonra vatanına dönmüştür. On
sene kadar inzivada kaldıktan sonra 1105 tarihinde dönemin padişahı Melikşah’ın oğlu Mehmet Gıyaseddin, onu Nişabur’a davet etmiştir.
Orada yeniden tedrise başlayan Gazâlî, bilahare bu görevi de bırakarak
Tus’a dönmüştür. Yaptırdığı bir tekke ile bir medresede tedris ve
irşad ile meşgul olan Gazâlî, 14 Cemaziyelahir 505 (18 Aralık 1111)’de
vefat etmiştir. Mezarı Tus’da meşhur şair Firdevsi’nin mezarının karşısında
bulunmaktadır.3

Felsefeye Bakışı: Gazâlî’ye göre hakikati araştıranlar dört gruptan
ibarettir. Bunlar şöyle sıralanabilir: Birinci sınıf, rey ve istidlal sahibi
olduklarını iddia eden kelam alimleridir. İkinci sınıf, talim ashabından
olduklarını, hakikatleri “Masum İmam”dan öğrendiklerini söylen Batinilerdir.
Üçüncü sınıf, mantık ve burhan erbabı olduklarını iddia eden
felsefecilerdir. Dördüncü sınıf, Allah’ın huzurunda bulunduklarını, mü-
şahede ve keşf ashabından olduklarını iddia eden mutasavvıflardır.4
Kelam ilmini bitirdikten sonra felsefeye başladığını ifade eden
Gazâlî, bir ilmi son derecesine kadar öğrenmeyen kimsenin o ilimdeki
bozukluğu bilemeyeceğini ifade eder. Ona göre bir ilmin fasit olduğunu
iddia edecek kimse o ilimde en büyük âlim sayılan kimseye eşit olmakla
kalmayıp onun derecesini geçmeli ve onun kavrayamadığı derin
noktaları kavramalıdır. Ancak bu durumda o ilmin fasit olduğuna dair
iddiası doğru olabilir. Gazâlî’ye göre kelamcıların kitaplarında, felsefecileri
reddettikleri yerlerde onlardan aldıkları bilgiler vuzuhsuz, tenakuz
ve fesatla doludur. İlimlerin inceliklerine nüfuz ettiğini iddia edenler
şöyle dursun, cahil halktan bir kimse bile o sözlere kanmaz. Gazâlî,
felsefe öğrenimine ciddiyetle sarıldığını, bu konuda yazılmış kitapları
bir üstattan yardım görmeğe muhtaç olmadan okumaya başladığını
ifade ederek, Allah’ın, boş zamanlarındaki mütâalalarla iki seneden az
bir zamanda onu, bu ilmin en son derecesine muttali kıldığını söyler.5
Gazâlî, felsefecilerin fırkalarının çok, mezheplerinin farklı olduğunu
ifade etmekle beraber onları temelde dehriler, tabiiler ve ilahiler
olmak üzere üç kısma ayrır:
Dehriler, en eski felsefecilerden bir gruptur. Kâinatın tedbirli, âlim
ve muktedir bir yaratıcısı bulunduğunu inkâr ederler, onlara göre
âlem öteden beri kendiliğinden böylece vardır, bir yaratıcısı yoktur.
Hayvan meniden, meni de hayvandan meydana gelir. Öteden beri böyledir
ve böyle gidecektir.

Tabiiler, daha çok tabiat âleminden, hayvanların ve nebatın ilginç-
liklerinden bahseden gruptur. Tabiiler, “Hayvanların azasını teşrih
(cerrahlık)” ilmi ile çok meşgul oldukları için bu ilimde Allah’ın hayret verici sanatlarını ve yüksek hikmetlerini görmüşler, işlerin gayelerine
vâkıf, kadir ve hâkim bir varlığı itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Onlara
göre insandaki “Kuvvei âkile” mizaca tabidir ve mizacın bozulmasıyla
o da bozulur; bozulan, yok olan bir şey ise tekrar var olmaz. Bu
sebeple bunlara göre “Ruh ölür, bir daha dönmez” ve ahiret yoktur.
Onlar cenneti, cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ederek, ibadet için
sevap, günah için azap olmayacağını iddia ederler.
İlahiler, daha sonra yetişen felsefecilerdir. Bunlardan biri Eflatun’un
hocası olan Sokrat’tır. Eflatun da Aristoteles’in hocasıdır. Bunlar Dehrilerle
Tabiileri reddederek, onların büyük hatalarını başkalarına söz
bırakmayacak şekilde açıklamışlardır. Sonra Aristoteles, Eflatun, Sokrat
ve daha önce yaşamış ilahilerin felsefesini reddederek, hepsinden
uzaklaşmıştır. Bununla beraber onların küfür ve bid’at sayılan bazı
fikirlerini kabul etmiş, kendini o gibi fikirlerden kurtaramamıştır. Bu
sebeple gerek bunları, gerek İbn Sina, Farabi ve başkaları gibi onlara
uyan İslam felsefecilerini tekfir etmek vacip olmuştur.6
Gazâlî’ye göre felsefi ilimler, elde etmek istediğimiz amaca göre, riyaziye,
mantık, tabiiye, ilahiye, siyasiye, ahlak olmak üzere altı kısma
ayrılır:
Riyaziye: Hesap, hendese (geometri) ve heyet (astronomi) ilimlerinden
ibarettir. Bunların hiçbirinde ne olumlu ne de olumsuz yönden dinle ilgili
bir şey yoktur. Bunlar akli delillerle ispat olunan şeylerdir. Anlaşılıp
öğrenildikten sonra inkârı gerekmez.7 Matematik bilimleri, matematik;
aritmetik ve geometrinin gerekliliklerine değil, bizatihi geometrinin ve
aritmetiğin kendileri hakkında düşünmektir. Aritmetik ve geometri akla
aykırı olmadıkları gibi, aklın onları inkâr ve ret etmesi de söz konusu
değildir.8 Matematik biliminin konusu; genel olarak nicelik, özel olarak
miktar ve sayılardır. Matematiğin temel dalları, geometri, aritmetik, astroloji;
alt dalları ise, optik, ağırlıklı tartma, cebir v.b. bilimlerdir.9
Mantık: Mantıkta da ne müsbet ne de menfi yönden dinle ilgili bir
şey yoktur. Mantık ilmi, kelamcıların ve ilim erbabının delile ait zikrettikleri
şeyler cinsindendir. Aralarındaki fark ifade şekilleri ve terimlerde
görülür.10 Felsefeciler mantık bilimleri alanında genellikle doğru bir
metoda dayanırlar. Mantıkçılar anlam ve amaçlarda değil, kavram ve
aktarımlarda hak ehline muhalefet etmektedirler. Onların amacı delil
çıkarma yollarını süslemektir11

Tabii İlimler: Bu ilimler, âlemdeki cisimlerdgazali filozofların tutarsızlığı ile ilgili görsel sonucuen yani göklerden, yıldızlardan,
yerdeki su, hava, toprak, ateş gibi basit cisimlerden; bitki,
madenler gibi mürekkep cisimlerden; bunların değişmeleri, dönüşümler
geçirmeleri sebeplerinden bahseder.12 Felsefeciler, tabii bilimleri
ilahiyat bilimlerinin önüne alır. Fakat Gazâlî, ilahiyat bilimini öne almayı
tercih eder. Çünkü ilahiyat daha önemlidir ve bu alanda fikir
ayrılıklar daha çoktur. İlahiyat, ilimlerin gayesi ve amacıdır.13
İlahi İlimler (Metafizik): Felsefecilerin en çok yanıldıkları meseleler
ilahi ilimlerle ilgilidir. Onlar mantıkta burhan için kabul ettikleri şartlara
hakkıyla riayet etmedikleri için aralarında birçok ihtilaf çıkmıştır.
Felsefecilerin ilahiyat konusunda yaptıkları hatalar yirmi esasa dayanır.
Üçü küfrü gerektirir; on yedisi İslam dinine göre bid’at sayılır.14
Felsefecilerin, metafizik alanındaki inançlarının çoğu gerçeğe aykırıdır
ve doğruları çok azdır.15 İlahi ilimlerin konusu en genel husus yani
mutlak varlıktır. Matematik ve tabii ilimlerin konusu olduktan sonra
varlığa ilişen hususlar, ilahi ilmin konusu olmaz. İlahi ilmin konusu,
varlığın bütün nedenlerini incelemektir.16
Siyaset: Felsefecilerin bu konudaki bütün sözleri “dünya işlerine
ait saltanat tarafından maslahata binaen kabul edilen tedbirler”
şeklinde özetlenebilir. Onlar, bu konudaki bilgileri, Allah tarafından
Peygamberlere gönderilen kitaplardan ve geçmişte yaşamış velilerden
nakledilen hikmetlerden almışlardır.
Ahlak: Felsefecilerin bu husustaki bütün fikirleri “nefsin sıfatlarını
saymak, ahlakını beyan etmek, bunların cins ve türlerini anlatmak,
kötü olanların düzeltilmesi için gereken tedbirleri almak ve mücahedede
bulunmak” tarzında özetlenebilir. Felsefeciler, bu bilgileri mutasavvıfların
sözlerinden almışlardır.17

Gazzali ve Dikkat Çektiği Bazı Meseleler – İbrahim ÇAPAK

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Farabi (871-950)

Doğum: Otrar, Kazakistan – Ölüm: Şam (Dimeşk), Suriye

Türkistan’ın Fârâb şehri yakınlarındaki Vesiç’te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğmuştur. Fârâb bugünkü Kazakistan sınırları içinde eski bir şehir olan Otrar’dır. Babası Vesiç kalesi komutanıydı. Fârâbî Sâmânîler Devleti’nin eğitim ve kültür merkezi Fârâb’da iyi bir tahsil görmüş olmalıdır. Fakat bir süre sonra burayı terk ederek ilim elde etmek için seyahate çıkmıştır. Horasan ve İran bölgesinde bulunan önemli kültür merkezlerini ziyaret ettikten sonra kırk yaşını geçmiş iken Bağdat’a varmıştır. Bağdat’ta İbnü’s-Serrâc’dan Arapça okumuş ve kendisi de ona mantık okutmuştur. Fârâbî ayrıca Bağdat’ta, Nestûrî bir hıristiyan olan mütercim ve şârih Ebû Bişr Matta b. Yûnus’tan mantık okudu. Fakat Fârâbî’nin mantık ve felsefe alanında kendisinden büyük ölçüde istifade ettiği kişi Harranlı Yuhannâ b. Haylân olmuştur. Fârâbî, hem felsefenin İslam toplumuna geliş seyrini hem de kendisinin eklemlendiği geleneği kayıp eserinden bir parça olan “Fî zuhûri’l-felsefe” adlı metinde anlatır. Buna göre Fârâbî, Aristo’dan sonra felsefe öğretiminin Atina’dan İskenderiye’ye ve oradan da Antakya’ya geçtiğini, kendisinin İbn Haylân’dan Kitâbü’l-Burhân’ı sonuna kadar okuduğunu, oysa Hıristiyanlığa zarar vereceği endişesiyle o zamana kadar İskenderiye okulunda Kıyas’ın belli bir bölümünden sonra okutmanın yasak olduğunu anlatır.

Fârâbî, yirmi yıl kadar Bağdat’ta oturmuş ve eserlerinin çoğunu burada kaleme almıştır. Ancak meydana gelen karışıklıklar sebebiyle 330’da (941) veya bir yıl sonra muhtemelen Halep üzerinden Dımaşk’a gitmiştir. Fârâbî, Dımaşk’ta Seyfüddevle ile iyi ilişkiler kurmuş, maddî servete değer vermeyen ve yaşadığı sürece giydiği Orta Asya Türk kıyafetini hiç değiştirmeyen zâhidâne tavrıyla Seyfüddevle’nin kendisine ikram ve ihsanını kabul etmeyerek günlük ihtiyacını karşılayacak parayla yetinmiştir. Daha sonra ilerlemiş yaşına rağmen 337’de (948) Mısır’a kısa bir seyahat yaptıktan sonra Dımaşk’a dönmüş ve Receb 339’da (Aralık 950) seksen yaşlarında orada ölmüştür. Emir’in de katıldığı cenaze töreninden sonra Dımaşk’ta Bâbü’s-sağîr mezarlığına defnedilmiştir.

Mantığı bütün bölümleriyle felsefî müfredata yerleştirmesi nedeniyle İkinci muallim olarak bilinir.

İlimler Tasnifi

Fârâbî, farklı eserlerinde bilimleri çeşitli ölçütler açısından tasnif etmiştir. Ancak o İhsâü’l-‘ulûm’da en geniş anlamda ilimlerin tasnifini yapmış, her ilmin tanımını, eğitim ve öğretimdeki önemini belirtmiştir. Bu tasnif en genel olarak şöyle gösterilebilir:

  1. Dil ilimleri sarf, nahiv, kitabet, kıraat, aruzdan müteşekkildir.
  2. Mantık ise Organon’un kapsamında yer alan sekiz kitaptan oluşur.
  3. Matematik: Aritmetik, geometri, optik, astronomi, müzik, mekanik ve teknik bölümlerinden oluşur.
  4. a) Fizik Felsefesi:  Fizik, sema ve âlem, kevn ve fesad, meteoroloji,  madenler, bitkiler ve hayvanlar. b) Metafizik ise ontoloji, ilimlerin ilkeleri ve mücerret cevherler ilkeler kısımlarını içerir.
  5. Medenî İlim, fıkıh ve kelâmdan oluşur.

Varlık Düşüncesi ve Metafiziği

Fârâbî’ye göre metafizik üç bölümde incelenir: a) Varlıkları ve onların genel niteliklerini varlık olmaları bakımından ele alıp inceleyen ontoloji bölümü. b) Tikel ilimlerdeki kesin kanıtların prensipleri ile mantık, matematik ve fiziğin ilkelerini araştıran ve tikel bilimlerin konularını belirleyen bölüm. c) Cisim olmayan ve cisimde de bulunmayan mücerret ilkeleri araştıran bölüm. Bu bölüm aynı zamanda Allah’ın varlığı ve sıfatlarının incelendiği, varlığın hiyerarşisinin ele alındığı, kozmoloji ve kozmogoninin de incelendiği bölümdür.

Fârâbî’nin metafizik sisteminde Tanrı, bütün eksikliklerden münezzehtir. O’nun varlığı ve varlığının devamı başkasına dayanmaz. Kendisinden önce varlık olmadığı için İlk Varlık ve İlk Gerçektir, bütün var olanların sebebi olması itibariyle İlk Sebeptir. Bilkuvveliği olmaması itibariyle her bakımdan bilfiildir, tamdır, kendi kendine yeterlidir ve mutlak kemâl sahibidir. Tanrı birdir. Yani zıddı ve dengi yoktur, cinsi, türü, ayırımı, maddesi ve formu, parçaları da yoktur. Cinsi, türü, ayırımı olmadığı için tanımlanamaz. Ayrıca Tanrı, hikmet ve hayat sahibidir. Tanrı, madde olmadığı ve maddeyle birleşmediği için Akıldır. Kendini akletmesi itibariyle ma‘kûldür (akledilen) ve kendisini akletmesi itibariyle âkildir (akleden). Kemâl bildiren bütün sıfatlar, O’nun zâtına eklenmiş sıfatlar olmayıp O bizzat zâttan ibarettir.

Fârâbî varlıklar hiyerarşisinde “İlk Sebep”ten başlayarak basitlik ve mükemmelliğin en alt düzeyinde yer alan ilk maddeye kadar inen altı ilke belirler. Buna göre ilk ilke, Tanrı’dır. İkincisi, “ikinciler” (es-sevânî) ve “maddeden ayrık akıllar” (el-ukūlü’l-müfârıka) olup bunlar, gökkürelerinin sayısına tekabül edecek şekilde dokuz akıldan oluşan varlıklardır. Bu akıllar varlıklarını Tanrı’dan alırken kendileri de sonraki akılların ve gökkürelerinin varlık sebebidirler. Üçüncü ilke faal akıl olurken dördüncü mertebede yine mânevî ve basit bir varlık olan nefis bulunur. Beşinci ve altıncı varlık mertebesinde ise aktif ilke sûret (form) ve pasif ilke madde (heyûlâ) vardır. Bu iki basit ilkenin birleşmesiyle ay altı âleminde öncelikle dört unsur (toprak, su, hava ve ateş), sonra bu dört unsurdan her birinde soğukluk-sıcaklık, kuruluk-yaşlıktan ibaret dört zıt nitelik oluşur. Bunların karşımı sonucunda suret ve maddeden bileşik olan cisim meydana gelir. Böylece en dıştaki felekten en aşağıda yer alan dört unsura kadar kâinatta bir boşluk olmaksızın varlık sferleri tamamlanır.

Fârâbî, âlemin Tanrı tarafından var kılınışını Yeni-Platoncu gelenekte mevcut bulunan sudur teorisiyle açıklar. Sudûr, bütün var olanların Tanrı’nın varlığından ezelî ve zorunlu olarak çıktığını ifade eder. Tanrı’nın varlığı ile evrenin varlığı arasında zaman bakımından değil, varlık bakımından bir öncelik-sonralık vardır. Sudur süreci ise şöyle gerçekleşir: İlk Sebeb’in kendisini düşünmesi ve bilmesi sonucunda O’ndan İlk Akıl sudûr etmektedir. İlk Akıl’ın İlk Sebeb’i düşünmesiyle İkinci Akıl; kendisini düşünmesiyle de bu İkinci Akıl’ın irtibatlı olduğu en uzak gök meydana gelir. Sonra İkinci Akıl’ın İlk Sebeb’i idrak etmesiyle Üçüncü Akıl; kendi özünü idrak etmesiyle de sabit yıldızlar göğü meydana gelir. Bu süreci, birbiri ardınca Onuncu Akıla (Faal Akıl) kadar devam eder. Her akıl, Fârâbî zamanında bilinen gezegenlerle ilişkilidir. Bu küreler altında ay altı âlem yani yeryüzü bulunur. Kozmik akıllar dizisinin son halkası Faal aklın ay altı âleme ilişkin hem varlık verme hem sûret verme faaliyeti vardır. Dünyadaki süreç ise Ay-üstü âlemin aksine noksandan mükemmele, basitten karmaşığa doğru bir seyir izler. En aşağı seviyede gök cisimlerinin etkisiyle meydana gelen ilk madde yer alır, onu dört unsur (hava, su, toprak, ateş), madenler, bitkiler, hayvanlar ve nihayet yeryüzündeki en üstün varlık olan insan takip eder. İnsanın varlık buluşuyla birlikte hiyerarşik gelişme süreci kemâl noktasına varır.İdeal Devlet; (El-Medinetü'l Fâzıla)

Psikoloji

Fârâbî, nefsi güç halindeki organik cismin ilk yetkinliği olarak tanımlar. Ona göre nefis bedenle olan yönetme ve tasarruf ilişkisi nedeniyle bir suret, cisimden bağımsız olması itibariyle de manevî bir cevherdir. Dolayısıyla Fârâbî’ye göre nefsi her en kadar bedenle birlikte yaratılsa da bedenle birlikte haraba uğramaz. Fârâbî’ye göre nefis, bir maddeye ve organa ihtiyaç duymadan aklî suretleri kavraması nedeniyle maddeden bağımsız bir cevherdir. Nefis, beslenme, büyüme ve üreme faaliyetini yürüten bitkisel, duyusal idrak ve hareket güçlerini barındıran hayvansal ve aklî idrak faaliyetini yürüten insanî nefs şeklinde ayrılır.

Fârâbî’ye göre insanî nefsin bedenin harabıyla birlikte yok olmaması için maddî ve potensiyel aşamanın üstüne çıkması gerekir. Ölümsüzlük bilfiil akıl haline gelen nefisler için geçerlidir. İnsanın mükâfat ve cezası tamamen gayr-i maddî ve bedensiz olarak tahakkuk edecektir.

Bilgi Teorisi

Fârâbî’ye göre yeni doğan bir çocuk duyu ve idrak vasıtalarına sahip olarak dünyaya gelmekle birlikte Platon’un savunduğunun aksine duyusal ya da aklî bir bilgiye sahip olarak doğmamaktadır. Kişinin kendisinde bilgi vasıtalarını kullanarak bilgi sahibi olabilmesi ancak belirli bir süreçten ve kazanımdan sonra gerçekleşmektedir. Duyu gücü beş duyu vasıtasıyla duyulurları, acı ve lezzet veren şeyleri idrak eder. Duyular yoluyla ancak nesnelere ait tikel bilgiler elde edilir. Dolayısıyla duyular zararlı ile yararlıyı, güzel olan ile çirkin olanı ayırt edemez. Bunu akleden nefstir. Fakat nefs duyulur sûretleri duyularla, akledilir sûretleri de onların duyulur sûretleri vasıtasıyla idrak eder. Yani nefs, makul suretleri duyulur suretlerden çıkarmaktadır. Sonuç itibariyle duyular, aklî bilginin meydana gelmesi sürecinde önemli bir yere sahip bulunmaktadır.

Aklî bilginin meydana gelmesi ise bazı idrak süreçlerini gerektirmektedir. Çünkü eşyanın sûretlerinin akılda meydana gelişi, sanıldığı gibi duyuların duyulur şeylerle (mahsûsât) doğrudan ve aracısız olarak temasa geçmesi sonucu olmamaktadır. Nefsin güçleri arasında bir takım aracılar vardır Buna göre duyuların duyulurlarla teması sonucu duyularda bir kısım sûretlerin meydana gelir. Sonra ortak duyuya (el-hissü’l-müşterek) iletilir ve ortak duyu ise bu sûretleri mütehayyile gücüne ilettir. Mütehayyile gücünden geçen bu suretler açık ve ayrışmış bir hale getirilmesi için temyiz gücüne iletilir. Bundan sonra akla ulaşır ve böylece akıl suretleri elde eder.

İnsan aklı ise amelî ve nazarî veçheleriyle ele alınır. İnsan aklının amelî yönü temel olarak iradi eylemleri konu edinir. Bu ise marangozluk, çiftçilik, tıp gibi meslek ve sanatların fonksiyonlarına dair miheni/teknik kapasite ile,insan eylemelerinin ahlakî boyutta ele alan fikrî/tikel düşünme ile ilgilidir. İnsan aklının nazarî yönü ise insan aklının tümel bedihî öncülleri vasıtasıyla elde ettiği teorik bilgilerle ilgilidir. İnsan aklının bu tümel bedihî önermelerden çıkarımlar yoluyla elde ettiği bilgilerin süreçleri ise psikolojik akıllar teorisi ile açıklanır. Buna göre insan doğduğunda sahip olduğu bilkuvve akıl (heyûlânî/münfail), nefsin cüzü, gücü ve potansiyelidir. Dolayısıyla bilfiil hale geçmesini sağlayacak kendisi dışında sürekli bilfiil bir akla muhtaçtır. Bu sürekli bilfiil olan Faal Akıl’dır. Faal akıl, gözün nesneleri görmesini sağlayan güneş gibidir. Güneş nesneleri aydınlatarak bilkuvve görme gücüne sahip gözün görmesini sağlayarak onu bilfiil hale getirdiği gibi, Faal akıl da bilkuvve aklı bilfiil hale getirir. Bilfiil akıl böylece i. geometrik aksiyomları, ii. ahlakın ilk prensiplerini ve iii. varlıkların hallerini, ilkelerini ve mertebelerini çıkarmayı mümkün kılan metafizik bilgilerin ilk prensiplerini bilir. İnsan aklının üçüncü aşaması ise, tamamen soyut şeylerin kavrandığı en yüksek seviye olan müstefâd akıl aşamasıdır. Müstafad akıl aşamasına, bilfiil aklın, kendisinde bulunan bilfiil akledilirlerin suretlerini akletmesiyle ulaşılır. Müstefad akıl bilfiil aklın maddelerinden soyutlayarak elde ettiği suretleri ve hiçbir zaman maddede bulunmayan ve cismanî olmayan mufarık varlıkları da kavrar. Böylece akıl bilmeleke aşamasından hareket ederek faal aklın yardımıyla yükselişini tamamlayarak mufârık varlıkların ilk mertebesine, yani Faal Akıl mertebesine doğru yükselir. Nihayet müstefâd akıl ile Faal akıl arasında hiç bir şey kalmaz ve bu mertebede kişi varlıkların bilgisine sahip olan ve kendisine vahyedilen tam filozof ve hakîm olur.

Siyaset ve Ahlak Düşüncesi

Fârâbî’nin siyaset görüşleri onun mille teorisi ile ifade edilebilir. Mille: Bir kurucu reisin içinde yaşadığı toplumda, toplum için ve tolumla birlikte, onların saadete ermelerini sağlayacak bir şekilde kullanmaları için oluşturduğu ve şartlarla mukayyet inançlar ve görüşlerden oluşur.

Fârâbî’nin tanımı bütün din ve ideolojiler için geçerl olabilecek bir tanım olup teorik ve pratik kısımlardan oluşur. Teorik kısmı doğrudan bedihî öncüllerle temellendirilebileceği gibi metaforla ve aklî burhanla ispatlanabilir. Pratik kısım ise vahiyle ve vahye dayalı içtihatlarla tayin edilir. Mille ve felsefe muhteva itibariyle benzer olmakla birlikte dil, uslup ve yöntem bakımından farklıdır. Felsefe burhanî metodu kullanırken mille genel kitleleri harekete geçirmek için iknaî metodu kullanır.

Eğer bir mille burhan ile açıklanabilirse o mille, erdemli (el-fazıla) olur. Örneğin cedeli ya da sofestai bir topluma erdemli bir din gelirse misal ile hakikat karışırsa dinde yozlaşmaya götürür, avamın kafası karışır ve bozulmuş bir medine oluşur. Eğer vahye dayalı din kötü yorumlanmış ve sonra da burhani bir medineye intikal etmişse din felsefe çatışması meydana gelir. Ancak bir milleyi fazıla, felsefeni hiç olmadığı bir kente gelirse, burada felsefeyi harekete geçiren bir unsur haline gelir.

Fârâbî toplumun oluşmasının ontolojik nedenlerle, ihtiyaç teorisiyle, doğalarının gereği olduğu söylemiyle yahut kendi fiziksel varlığına öykünme yoluyla oluşmasına dair teorileri dile getirir. Böylece eksik toplumlar köy ve kasabalardan tam toplumlar olan medineler ve büyük birleşik toplumlar teşekkül eder. Şehirler ise erdemli ve diğer şehirler diye tasnif edilir.

A) Erdemli şehir en yüksek saadeti hedefleyen, İlk Varlık’ın sıfat ve fiillerini bilen, mücerret varlıkları, ay altı âlemdeki madenleri, bitkileri ve hayvanları tanıyan, insan psikolojisini bilen, erdemli şehri ve özelliklerini bilen ve erdemsiz toplumları tanıyan bireylerin oluşturduğu bir şehirdir.

B) Erdemli olmayan şehirler: 1. Cahil şehirler: Hiçbir fazilet içermeyen naturalist, hazcı, insan nefsinin duyu ve isteklerini esas alan, öfke ve şehvetten türemiş, sapkın doğayı esas alan şehirlerdir. Bununun bir türü bütün uğraşları yiyecek, içecek, barınma ve cinsel ihtiyaçlarını gidermekten ibaret olan Zorunluluk şehridir. Bir başka türü gösterişi esas alan cimrilikle malul bütün gayesi servet elde etmek üzere kurulu olan Zenginlik ve Kötülük şehridir. Bir başka türü bedensel ve hayalî zevklerinin peşinde koşan, hayatı oyun ve eğlenceden ibaret gören Bayağılık ve Düşüklük şehridir. Bir başka türü giyim kuşamı, makamı, hiyerarşiyi önemseyen Şereflilik Temelli şehirdir. Başka bir şehir ise kan dökerek, kölelik uygulayarak insanlara egemenlik kurma amacı peşinde koşan Zorbalık şehridir. Demokratik şehir ise eşitliğin, özgürlüğün kozmopolitliğin olması itibariyle içinde yaygın kötülükleri de barındıran bir şehirdir. Fakat bu şehir içinde erdemli insanların bulunabilmesi itibariyle bazı olumlu özelliklere de sahiptir. 2. Erdemli şehrin inançlarına (ârâ) sahip olan ama erdemli millenin iş ve efalini ahlakını uygulamayan toplum ise fasık şehir olarak adlandırılır. Bunlar nazariyede erdemli şehir gibi, ama amelde cahil şehirlerin halkları gibi davranırlar. 3. Değişmiş Şehir: Daha önce erdemli şehrin inanç ve fiilerine sahipken bilahare değişmiş ve yeni ara efal ve kanunlar ihdas etmişlerdir. Böylece onlar bir tür sahte erdem ve sahte mutluluğa sahiptirler. 4. Sapkın Şehir ise ahiret mutluluğunu zanni olarak bilmekle birlikte, mücerred varlıkların taklit ve temsillerini almış olsalar da bozuk inançlarla inanırlar. İlk başkanları kendine vahiy indiğini iddia eden ve halkı kandıran yalancı bir peygamberdir. Sonuçta Fârâbî’nin tasarladığı erdemli toplum, ütopik özellikler barındırsa da onun İslam’ın Peygamberi ile devlet başkanını ilk reis nezdinde terkip eden bir anlayışa sahiptir.

Musikî

Fârâbî, İhsâü’l-Ulûm’unda mûsikîye, “ta‘lîmî ilimler” sınıfında yer vermektedir. Zira Fârâbî’ye göre “riyâzî ilimler”den (aritmetik, geometri, astronomi, musiki)  biri olan mûsikî ilmi; makam ve melodi türlerini, bunların nelerden ve nasıl teşekkül ettiğini, daha tesirli ve güzel olmaları için ne gibi işlemler yapılacağını araştıran bir ilim dalıdır. Ona göre mûsikî ilminin teorik (nazariyat) ve pratik (mûsikî icrası) olmak üzere  iki kapsamı vardır. Pratik yönü, ister hançere ister enstrüman olsun nota ve melodilerin daha güzel sunulması için gerekli şartların temini ile uğraşır; yani mûsikînin icrâ-i sanat yönüdür.

Felsefede Aristo’dan sonra “Muallim-i Sânî”, müzik ilminde “Muallim-i Evvel” olarak kabul edilen Ebû Nasr Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Fârâbî (ö. 950), müzik nazariyâtını Aristo, Themistius ve Öklid gibi ünlü Grek alimlerin Arapça’ya tercüme edilen eserlerinden tanımıştır. Kindî’nin eserlerine de vâkıf olan Fârâbî’nin müziğe dâir Kitâbü’l-Mûsîka’l-Kebîr, Kitâbü İhsâi’l-Îkâât, Kitâb fil-Îkâât adlı üç eseri vardır. Günümüze de ulaşan bu eserler üzerinde çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ne var ki Greklerin görüşlerini ele aldığı Kitâbü’l-Mûsîka’l-Kebîr’in ikinci bölümü kayıptır. Bu eserinde o, sadece Grek eserlerini şerhetmekle kalmamış, Yunanlılar’dan eksik bir şekilde intikal eden nazarî bilgileri tamamlamış ve hatta hatâlarını düzeltmiştir. Çalgılarla ilgili ayrıntılı bilgiler vermiş olması ve ses fiziği alanında Yunanlılar’ı aşması ona müzik tarihinde müstesna bir yer kazandırmıştır.

Gerek İhvân-ı Safâ ve gerekse Kindîde görülen Pisagor ve Platon ekollerinin yansımaları Fârâbî’de mevcut değildir. Müzikal seslerle sayılar ve gök cisimleri arasında güçlü bağlar kuran görüşleri temellendiren ve “ethos doktrini” denen bu düşünceye Fârâbî’de rastlanmaz. Fârâbî, sayıların kendine özgü kimlikleri olup kainatı oluşturan unsurlar arasında düzenli ilişkiler ve belli bir uyum bulunduğunu ileri süren Pythagoras’ın değil, sayıları bir kenara bırakarak duyuma daha çok önem veren Aristoxenes’in etkisinde kalmıştır.

İsam

Hayatı ve Felsefesini Oku»

İbni Rüşd (1126-1198)

14 Nisan 1126 – 10 Aralık 1198

Doğum: Cordoba-İspanya, Ölüm: Marakeş, Fas

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Kindi (796-874)

Doğum: Kufe, Irak- Ölüm: Bağdat, Irak

Arap filozofu diye ün yapan Kindi soylu bir aileye mensuptu. Kindi, tıp, felsefe, mantık, hesap, geometri, musiki, astronomi ve simya ilmi tahsil etti. Ayr ı ca Kindi, yabancı dilde yazılmış bazı kitapları da Arapça’ya çevirdi. İlmi ve kültürü sayesinde halife Me’mun ve halife Mu’tasım’ın takdirini kazandı , Kindi yüzden fazla eser bırakarak hicri 252 y ılı sonlarında hayata gözlerini yumdu.

El Kindi ile ilgili görsel sonucuKindi’nin bazı eserleri şunlardır: Kitab al-Kindi ila’l-Mu’tasım Billah fi’l-Felsefet al-Ula, Risale fi Hudud al-Eşya, Risale ilâ Ahmed b. al-Mu’tasım, fi Enne’l-Anasır val-Cirm al-Aksa Kuriyet a ş – Şekl, Kitab al-Cevahir al-Hamse, Risale fil- İbane ani’l- İllet alFaile al-Karlbe li’l-Kevn va’l-Fesad, Risale ila Ali b. al-Cehm fi. Vandaniyet Allah ve Terlahi Cirm Risale Risale fi. Mahiyet an-Nevm va’r-Ruya.

Kindi, temelde İ slâm’a dayalı bir felsefe yapmıştır. Aristo feslefesinin İslâm’a uymayan yanlarını reddetnriştir. İslam inancına, ahlikı na ve düşüncesine önem vermiştir. Kindi, ilk İslam filozofu olarak felsefeyi ve kavramları tanımlamış , Arapçan ın bu konuda zenginleşmesine yardım etmiş ve akılcı bir yol izlemiştir. Kindi’ye göre felsefe “hubbul-hikmet” yani hikmet sevgisidir. Filosofya, hikmet sevgisi yahut bilgelik dostu demektir. Kindnain öteki bir tanımına göre “felsefe insan ın gücü nisbetinde Yüce Allah’ ın füllerinin benzerini yapmasıdır.” Ona göre felsefe, nefsin yok edilmesi anlamında, ölmeğe çalışmaktır Bir başka tanımına göre “felsefe sanatların sanatı ve hikmetlerin hikmetidir.” “Felsefe insanın benliğini bilmesidir” de demiştir. Nihayet Kindi’ye
göre felsefe “insanın gücü nisbetinde külli ve sonsuz şeylerin varlığını , nasıl ve nice olduklarını ve sebeplerini bilmesidir.”

Kindi’nin anlayışına göre felsefenin konular ına ilâhiş ilimler, Tanrı bilgisi ve erdem dahilidir. Felsefenin amacı her şeyi gerçekleriyle bilmektir. Kindi, Kur’ânia felsefe aras ında çelişki olmadığını , âyetleri te’vil etmesini bilenlerin tereddütlerinin daha çabuk geçeceğini söylemiştir. Kindi, Aristo gibi var olan her şeyin şu dört sebebe dayandığını kaydediyor:

1) Maddi illet (cause materielle).

2) Suveri illet (cause formelle).

3) Fail illet (cause motrice).

4) Gal illet (cause finale).

Bütün bu sebepleri düzenleyen ve evreni aşan yüce bir İlk Sebep vardır. Evreni aşan bu ilk sebep de Allah’tır. Her şeyin var olu şu ve yok oluşiı O’nun emriyledir. Kindi, dört unsur vasıtasiyle varlık ve yokluğa etki yapan yakın illetlerden de söz etmektedir. Bu illetleri bir çeşit semavi şahıslar kabul etmektedir. Yıldızlar samavi şahıslardır. Ayın feleğinden bütün feleklerin sonuna kadar olan kısımda varlık ve yokluk kuralları işlemez. Orada keyfiyetler ve dört unsurla ilgili oluşlar yoktur.

Arzdan Aya kadar olan alemde ise dört unsurun birleşimi ve dağılışı ile ilgili kurallar vardır. Bu Men”de sıcaklık, soğukluk, yaşhk, kuruluk gibi keyfiyetler bulunur. Oluşların, dağılışların ve değişmelerin cereyan ettiği alan, bu ay altı alemdir. Kindrye göre evrenin merkezinde dünya vardır. Ay altı unsurlar doğru hareketle hareket ederler. Feleklerin hareketi ise dairevidir. Onlar âlemin merkezi olan sabit nokta etrafında dönerler. Kindi, felek’ ecranun, yıldızların görme ve işitme duyularının olduğuna inanıyor. En uzak feleği (al-Felek al-Aksayı) yaşıyan, konuş an, seçen, süfli ‘Meme etki yapan müteharrik bir canlı kabul ediyor. Kindi tabiat felsefesi üzerinde çok durmuştur. Her maddi olanda, beş özellik vardır:

1— Heyüla, 2— Suret, 3— Mekan, 4— Hareket, 5— Zaman.

Maddi olan her şeyde heyüla yani onun yapıldığı madde mevcuttur. Bu şeyin görülen bir biçimi yani sureti de bulunur. Ayr ıca bu şeyin tuttuğu bir yeri (ıneküm) ve kıvamım sağlayan hareketi vardır. Bir yerden başka bir yere hareket ise zamanın da bulunmasını
kap ettirir. Heylüla, kabul eden ve fakat kabul edilmeyen, tutan ve fakat tutulmayan şeydir. Suret öyle bir fasıldır ki onunla şeyler diğerlerinden ayırdedilir. Örneğin kuruluk ve sıcaklığın birleşiminden meydana gelen ate ş surettir.. Hareket zat ın halinin değiş-
mesidir. Mekan cismin nihayeti veya ihtiva edildiği yerle birleştiği yüzeydir. Mekânda uzunluk ve genişlik vardır. Derinlik yoktur. Cismin ise bunlara ek olarak derinliği de bulunur. Mekan, derinliğe sahip olmayan ve fakat uzunluğu ve genişliği bulunan bir yüzeydir.
Zaman ise hareketin meydana geldi ği sayıdır. Başka bir deyimle hareketin tayin ettiği süredir. Zaman, geçmi şi ve gelece ği içine alır. Zaman sonludur. İki an arasındaki süre biter. Şimdiki ana ulaşmak zamanın sonlu olduğunu gösterir. Hem zaman harekete, hareket de cisme bağlı dır. Cisim ise sonradan olmad ır ve sonludur.

Kindi, âlemin yaratılışını kabul ederek Aristo’dan ve Yeni Eflâtunculardan farklı görüşü savunmuştur. Kindinin bu konudaki görüşü de islânra uygundur. De Boer’in Kindiye isnat ettiği sudur görüşü gerçeği yansıtmıyor. Kindi Tanrı ‘nın bir şeye başka bir şeyi
sebep kıldığını söylemiştir. Yaratılan ş eyler arasında en yüksek mertebeyi aklin, sonra nefsin, daha sonra da maddenin yer aldığını söylemiştir. Yoksa Yeni-eflâtuncu sudur nazariyesini kabul etmiş değildir. Herşeyi Tanrı hür iradesiyle yaratmıştır.
Kindi, Allah’ın varlığını çeşitli biçimlerde ispatlamıştır. Her şeyden önce cismin sonlu olduğunu, sordu varlığın ise kendi kendini yaratma ğa yetmeyece ğini, netice olarak sonlu âlemleri yaratan Yüce Allah’ ın varlığını kabul etmek gerekti ğini söylemiştir.
Kindi, ayrı ca cisimde birlik ve çoklu ğun bir arada bulunmasının nedeninin cisim olmayaca ğını , çünkü bu nedenleri cisimde aradık!~ zaman cismin sınırına gelinece ğini, cisimde birlik ve çoklu ğu meydana getiren sınırsı z bir varlığın yani Yüce Allah’ ın varlığını kabul etmek gerekti ğini söylemiştir. Kindi, Evrendeki düzenin rastlant ı sonucu olamıyacağını söyleyerek de Allah’ ın varlığını hatırlatmıştır. Kindi, Risale fi Tesbit ar-Rusul adl ı eserinde de Yüce Allah’ın gönderdiği Peygamberleri tasdik etmi ştir.
Gerek filozoflar, gerekse Peygamberler gerçe ği bulmak için çalışırlar. Ancak filofozlar akıl ve inceleme ile gerçeğe
ulaşmak siterler. Peygamberler ise ba şta ilâhi vahiyle gerçe ği bulurlar. Peygamberlerin kalplerini Yüce Allah temizlemiştir. Peygamberler deruni bir paklığa sahiptirler. Bu sebeple de onlar ın kalbine gayb aleminin ilimleri gelir. Yahya dayanan bilgiler daha
fasih ve icaz bakımından daha güçlüdür. Ancak Peygamberlere gelen bilgiler akıl ölçülerine de uygundur. Vahyin akla zıt bir yönü yoktur. Kur’an ilahi bir felsefedir Kindi’ye göre Peygamber de en üstün derecede bir filozoftur. Kur’an’ ın fesahatı ve belagatı insanı hayranlığa sürükler. Kur’an’da yazıldığı gibi Ahiret hayatı vardır. Kindi’nin akıl görüşü biraz kapandır. Bu konuda Aristo ve Afrodisiasl ı İskender’in etkisi görülür. Kindi, al’Akl bi’l-fiil, al-Akl bi’l-Kuvve, al-Akl bi’l-Meleke ve al-Ak’ az-Zahir’den söz etmiştir. Kindi, ahlakçı bir filozoftur. Erdemin adalet, iffet, cesaret ve hikmet ilkesi üzerinde çok durmu ştur. Ayrıca inasnın hakikat peşinde koşması gerektiğini ve Tanrı’nın fiilerinin benzerini kazanma ğa çalışmasını hatırlatmıştır. Bununla insanın bilge, adaletli, hayırlı , cömert ve dürüst olmasını kastetmiştir Kindi ahlaki arınma ile ilahi sırlara erileceğini açıklamıştır.

Mistik görüşte Eflatun ve Yenieflatuncularm etkisi seziliyor. Ancak İslam zühdüne ve Kur’ân âyetlerine yeri geldikçe
yer veriyor. Gönül temizli ği, niyet temizliği üzerinde çok duruyor. Mutasavv ıfın ve filozofun amacının bir olduğunu söylüyor. Her ikisi de ölçülü hareket eder. Her ikisi de nefislerini kötülüklerden uzak tutarlar. Her şeyin gerçek bilgisine ula şmağa çalışırlar. Geçici zevkleri önemsemeyerek sonsuz mutluluğu bulmağa çalışırlar.

Sonuç olarak Lâtinceye çevirilen baz ı eserleriyle Batı’ya da etki yapan Kindi, İslâm’ı iyi bilen bir düşünürdür. İslami görüşleri savunan Kindrnin felsefe ile dini uzlaştırmağa çalışması ve islâm’da derin bir felsefe olduğunu göstermesi dikkati çekicidir. Bu açıdan onun büyük bir İslam diişünürü olduğunu gerek gelip geçmiş ilâbiyatçı filozoflar ve gerekse ça ğdaş yetkililer kabul etmektedirler.

Kaynak: İbrahim Agah Çubukçu- İslam Düşünürleri

Hayatı ve Felsefesini Oku»

İbn-i Sina (980-1037)

22 Ağustos 980-Haziran 1037

Afşana, Buhara, Özbekistan – Hamedan, İran

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar