Warning: "continue" targeting switch is equivalent to "break". Did you mean to use "continue 2"? in /home/felsefeatlasi/public_html/wp-includes/pomo/plural-forms.php on line 210
İlk Çağ | Felsefe Atlası
Navigation Menu

Aristoteles(M.Ö 384-322)

Doğum: Stagira, Yunanistan – Ölüm: Halkis, Yunanistan

 

Platonun en büyük öğrencisi ve aynı zamanda rakibi olan bu ünlü filozof, hekimler yetiştiren bir aileden gelmiştir. İÖ 384 yılında, Ege kıyısında, Trakyalıların eski bir kenti olan Stageira’da doğdu. Genç yaşında Atina’ya gelerek 20 yıl Platonun Akademisinde öğrenci olarak kaldı. Aristo (Aristoteles), Akademiye girdiği zaman altmış yaşlarında olması gereken öğretmeni Platondan en az kırk yaş
genç olduğu halde, iki dâhinin sürtüşmesinin beklenen sonucu olarak, görüş ayrılıklarının daha baştan su yüzüne çıkmış olduğu söyleniyor.(43) Platonun ölümünden sonra Aristo, Anadolu’ya geçerek, aradan geçen zaman içinde Troas bölgesinin beyi olup çıkmış olan eski bir okul arkadaşının yanına, Assos kentine (bugün Behram Kale) gitti, ve orada bu beyin evlatlığı olan bir kızla evlendi. Yunanistan’ı zorla birleştirmeyi başarmış olan Makedonya kralı Filip (Philipp) Aristo’yu, oğlu İskender’in (Alexandros) eğitimiyle ilgilenmesi için sarayına çağırttı.Sonradan Büyük İskender diye anılacak olan bu öğrencisi başa geçince, Aristo da Atina’ya geri
döndü, ve burada Lykeion (Lyceum, Lycée, Lise) adında bir okul açtı. Atina’da çok kapsamlı ve geniş tutulmuş bir araştırma, inceleme ve eğitim çalışmasına başladı. Her halde Büyük İskender’den de büyük destek görüyordu. Zengin bir özel kütüphane kurdu, bunun yanında doğa araştırma ve incelemeleri için o zamanki dünyanın bitki ve hayvan türlerini kapsayan çok geniş bir koleksiyon oluşturdu.
Söylendiğine göre Büyük İskender bahçıvanlarına, avcılarına, balıkçılarına bulabildikleri değişik bitki ve hayvan türlerini Aristo’ya göndermelerini buyurmuş. Ayrıca Aristo karşılaştırmalar yapabilmek için çeşitli devletlerin devlet yönetimine ilişkin yasalarını da (hepsi 158 tane!) getirtmiş. Kurduğu Lisesinin başında 12 yıl bulunduktan sonra politik baskılara uğradı. Bu arada, Büyük İskender’le olan bağları gevşemişti. Makedonya politikası yanlısı ve Atina’yı baskı altında tutan Büyük İskender’in dostu olarak tanınıyor ve kendisine diş bileyenler çoğalıyordu. Büyük İskender’in genç yaşta ölmesi üzerine Atina’daki «MakedonyalIlar
partisi»ne karşı olan öfke patlak verdi. Aristo da Sokrat gibi Tanrıtanımazlıkla suçlandı. Kendisini bekleyen idamdan “Atinalılara ikinci kez felsefeye karşı suç işleme fırsatı vermemek için” kaçarak kurtulabildi. Ertesi yıl, İÖ 322 yılında sürgünde, çalışma ortamından koparılmış olmanın verdiği acıyla yalnız başına yaşarken öldü. Bir toplumun en bilgili ve en değerli kafalarını toplum dışına sürmesi ya da yok etmek istemesi yeni bir şey değildir.

 

2. ARİSTO’NUN YAPITLARI 
İlkçağ bilginleri Aristo’nun yüzlerce yazısını bilirlerdi. Aristo, uzmanların ya da iyi yetişmiş öğrencilerin anlayabileceği ağır bir dille dersler verdiği, açıklamalarda bulunduğu gibi, halka yönelik, rahatça anlaşılabilen eğitici konuşmalar da yapardı. Yazıları da yine böyle, bir yanda geniş kitlelerin sıkılmadan okuyabileceği, yararlanabileceği biçimde yazılmış yapıtlardan, öte yanda da daha çok uzman
kimseleri ilgilendireceği ya da okulda işe yarayacağı düşünülerek gelişigüzel kaleme alınmış bilgilerden oluşurdu. İlkçağda, Platon’un diyaloglarının hemen yanında yer alan, Aristo’nun akıcı bir dille yazılmış olan, kitlelere yönelik yapıtları, ne yazık ki tümüyle kaybolmuştur. Uzmanlar ve öğrenciler için yazılmış yazıların ise bir bölümü kalmıştır, ancak bunlar bile o kadar kapsamlı ve çok yönlüdür ki onun bütün yapıtlarının hepsinin birden ne büyük ve ne görkemli olduğunu düşünmekten kendimizi alamayız. Ne var ki, bize kalan yapıtlar kolay anlaşılması için hiç bir çaba gösterilmeden çalakalem yazılmış, güç okunur, uğraştırıcı ve bu yüzden de Platon’unkilerin tersine uzun alıntılar yapmaya pek elverişli olmayan yazılardır. Bunları yazılış tarihlerine göre sıralamak olanaksızdır. Bunun için, bilimsel bir incelemeyle uydurma olanlar da ayıklandıktan sonra elimizde kalanları, işledikleri konulara göre aşağıdaki
gibi şu bölümlere ayırarak sayabiliriz: ( 4 4 )

I. Mantık (Logik) üzerine yazılar: «Kategoriler Öğretisi»; iki inceleme, «Sonuç Çıkarma ve Kanıtlama Öğretisi» ve «Topik» (Aristo’nun «diyalektiği »). Mantıkla ilgili bu yazılar daha ilk çağda «Organon » (araç, doğru düşünme aracı) adı altında toplanmıştır.

II. Doğa bilimleriyle ilgili yazılar: Fizik (Physik) 8 kitap; Gökyüzü üzerine,»Oluş ve Yokoluş üzerine, Meteoroloji. Canlılarla ilgili yazılar: Ruh üzerine pek çok yazı, (Bellek ve düşler üzerine olan yazılar da bunların arasında sayılır.) Hayvanların tanımlanması, organları, yaşayışı, üremesi konusunda yazılar.

III. Metafizik üzerine yazılar: Antik çağda Aristo’nun yazılarını çoğaltan bir yayımcı, varoluş nedenleriyle ilgili olan yazıları kendi derleminde doğa bilimleri (fizik) bölümünden sonraki bölüme koyduğu için bu bölüme «Metaphysik», (Meta Ta Physika; Fizikten Sonrası) başlığını koymuştur. Konuların sıralanması için düşünülmüş olan bu ad, İlkçağın sonlarına doğru doğaötesi (fizikötesi), “doğa’nın dışında” sayılan konulara ilişkin genel bir ad olarak yerleşmiştir. O zamandan beri metafizik denilince varlıklara salt varoluşları açısından bakan, “var olanı olduğu gibi” tanımaya, bilmeye yönelen felsefe dalı anlaşılır.

IV. Ahlak üzerine yazılar (Ethik): Aristo’nun oğlu Nicomachos’un adını taşıyan ahlakbilimin 10 kitabı. Nikomah’ın Ahlakı (Nicomachische Ethik).

V. Politika üzerine: 8 kitap.

VI. Güzel Konuşma (Rhetorik): üzerine 3 kitap, şiir üzerine 1 kitap.

Bilgilerin derlenmesine, düzenlenmesine, kesin bir mantığa ve açıklığa önem veren Aristo’nun gerçekçiliğiyle, edebiyata yatkın, güzelliği ve ideal olanı arayan Platon’un düşleri arasında derin bir ayrım vardır. Bu ayrım, bu iki filozofun yapıtları karşılaştırıldığı zaman da açıkça görülür. Aristo her şeyden önce bir bilim adamıdır: O araştırıcı kişiliğiyle bilimin bütün alanlarına el atmıştır. Tüm
varlıkları tanımaya, tanımlamaya girişerek var olan her şeyi belirli ilkeler altında felsefi açıdan açıklamaya, anlamaya kalkışmamış mıdır? Bilimin baş tacı odur! Düşünce ve bilgi alanında çıkılmış bir dünyayı fetih seferidir onunki. Ve onun başarısı, tarihin akışını, insanlığın yazgısını değiştirmesi bakımından, dünya fatihi olan öğrencisinin askeri alandaki başarılarından hiç aşağı kalmaz. Aristo,
dünyanın bilimle açıklanmasının, bugün artık bizi ürküten boyutlara varmış olan sürecini başlatan kişidir. Aristo’nun yapıtlarını doğru sıralama, açıklamave yorumlama sorunları bitmez tükenmez, bu sorunlar günümüzde de önümüze dağ gibi yığılmıştır.

3. MANTIK

Aristo, başlıbaşına, bağımsız bir bilim olan mantığı (Logik) yaratmıştır. Logik, Logos sözcüğünden (Arapça olan mantık ise nutuk ile aynı kökten) türetilmiştir. Ancak Aristo, bu bilime Logik deneceğini bilememiş, «Analytik» demiş ve daha başka adlar da vermiştir. Mantık doğru düşünmeyi öğreten bilimdir, daha açıkçası, mantık bize doğru düşünmenin. biçimini, yolunu, yöntemini gösterir; düşüncelerin içeriğiyle ise ilgilenmez. Mantık insanın ne düşünmesi gerektiğini değil, nasıl düşünmesi, eldeki herhangi bir bilgiden yola çıkarak doğru sonuçlara, kesin yargılara nasıl ulaşması gerektiğini öğretir. Yalın ve soyut biçimlerle uğraştığı için biçimci
(formel) bir bilim olan mantık, gerçek olgularla ilgilenen gerçekçi (reel) bilimlerden apayrı, bağımsız bir bilim dalıdır. Ayrıca, yine insanın nasıl düşündüğünü inceleyen bir başka bilim olan psikolojiden de düşüncelerimizin nasıl oluştuğunu değil, nasıl olması gerektiğini araştırması ve belirlemesi bakımından ayrılır. (45)

Aristo mantığının en önemli öğeleri (Aristo’nun vermiş olduğu sıra biraz değiştirilerek) şöyle sıralanabilir: Kavram. Düşünebilmek için kavramlar ister. Bir düşüncenin mantıklı ve doğru olabilmesi için kavramların da kesin, yerinde ve doğru olması gerekir. Açık seçik ve bilim için elverişli bu tür kavramları nasıl elde etmeli? Tanımlayarak! Tanım (Definition, tarif). Her tanımlama çabasında iki ayrı yaklaşıma gerek vardır: Bir yandan, tanımlanacak olan ne ise, o şey başka şeylerle bir  arada, belirlenen ortak özelliklere, niteliklere göre bir sınıfa sokulur. İnsan nedir? İnsan bir canlıdır. Öbür yandan, tanımlanmak istenen şeyin, sokulduğu sınıfta bulunan öteki şeylerden niçin ayrı ve hangi bakımdan kendine özgü ve değişik olduğu da açıklanmaya çalışılır. İnsan akıllı (konuşan, araçlar
kullanan ya da ayırıcı nitelik olarak ne uygun görülmüşse öyle olan) bir canlıdır. Demek ki bir tanım, varlıkları bir yandan ortak nitelikler arayarak birleştirmeye, öbür yandan da ayırıcı nitelikler saptayarak ayırmaya yönelik iki yaklaşım içermektedir. Çok geniş ve daha az geniş olan kavramlar vardır. Canlı kavramı örneğin, insan ya da köpek kavramından, daha genel ve geniş bir kavramdır. Genel olan bir kavramdan (sınıf) yola çıkılarak söz konusu olan şeyin ayırıcı nitelikleri, özgünlükleri birer birer sayılarak, basamak basamak aşağı inilirse daha dar ancak daha özel ve belirleyici kavramlara (alt sınıf ya da tür) ulaşılır; daha da aşağı inilebiliyorsa,
daha da inilir ve sonunda o denli dar ve belirgin bir kavram elde edilir ki artık o şeyin daha ayrıntılı niteliklerle belirlenmesine gerek kalmaz, bu durumda bu kavram artık o şeyi açık seçik ve iyice kavrıyor olmalıdır. Canlı – memeli – köpek – av köpeği – kahverengi tüylü av köpeği – uzun kahverengi tüylü av köpeği – «bu» uzun kahverengi tüylü av köpeği.

Aristo’nun kavram öğretisi, genel olandan özel olana doğru basamakları birer birer inmeye ve sonra ters yönde ilerleyerek, doğru sırayla, hiç bir basamağı atlamadan birer birer çıkmaya büyük önem verir. Kategori (Ulam). Felsefede bu terimi ilk kez Aristo kullanmıştır. Aristo önce, rasgele seçtiği kavramların ilgili oldukları üst sınıflardan doğrudan  doğruya nasıl türetilebileceğini araştırmış, vebu yolla kök ya da temel olarak gördüğü 10 kategoriye ulaşmıştır. Bunlardan, artık daha da üstün bir sınıf, bir üst kavram bulunamayacağı ve her şeyin bunlara bağlı olduğu kanısındaydı. Bu kategoriler, herhangi bir şeyin hangi bakımlardan gözlemlenebileceğini, incelenebileceğini gösteren ipuçlarıdır sanki.

Aristo’nun on kategorisi (makulât-ı aşere) şunlardır: Töz (Substanz, cevher), nicelik (Quantitaet, kemiyet), nitelik (Qualitaet, keyfiyet), ilişki(Relation, nispet), yer, zaman, durum, iyelik, etkileme, etkilenme. Daha sonraları, Aristo’nun kategorilerden birkaçını yukarıdaki sıradan çıkartmış olduğunu görüyoruz. Üstelik bu kategorilerin hepsi önem bakımından aynı değildir. Bunların ilk dördü en önemli
kategorilerdir, ve bunların içinde de en önemlisi tözdür. Tartışma ve eleştirileri kışkırtacağı daha baştan belli olan bu konu ileride başımızı daha da ağrıtacaktır. Yeniçağda Immanuel Kant kategorilerin bir «tablosunu» çıkarmak için önemli bir girişimde bulunmuştur. Yargı (Urteil, hüküm). Kavramlar tümcelerde (önerme, cümle, Satz) bir yargı belirtecek biçimde bir araya getirilir, (tabii mantık açısından, hukuk açısından değil!). Her yargı için en azından iki kavram birbiriyle ilişkilendirilmelidir. Özne (Subjekt)
bir bildirimin konusu olan kavramdır. Yüklem (Praedikat) ise özneyi ilgilendiren bildirimdir. (Biz burada, bütün bunların bir dilin – Yunancanın! – yapısına nasıl sımsıkı bağlı olduğuna dikkat çekmek isteriz.)

Aristo, yargıları (önermeleri) çeşitli açılardan ele alır: Evetleyen: “Bu karanfil kırmızıdır.”-, değilleyen: “Bu karanfil kırmızı değildir.”, tümel: “Bütün karanfiller solar.”; tikel: “Bazı karanfiller kokmaz.” ve tekil: “Bu karanfil sarıdır.” Bu kadarla da kalmaz, ve “Bu karanfil açıyor.” diyerek bir durum: “Bu karanfil bugün açmalı.” diyerek bir gereklilik; ve “Bu karanfil bugün daha açabilir.” diyerek bir
olasılık bildiren yargıları da sıralar.  Sonuca varma (Schluss, çıkarım, varım, istidlal). Yargılardan bir sonuca varılır. Sonuca varma
(çıkarım) öğretisi Aristo mantığının çekirdeğidir. Aristo’ya göre düşünceler her zaman yargılardan sonuç çıkara çıkara ilerler. Bir sonuç, “öyle bir sözdür ki, ondan belirli koşullarda yeni bir anlam çıkar.” (46) Sonuç, daha önceki başka yargılardan çıkarılan yeni bir yargıdır. Buna göre, «sonuca varım », önkoşullara daha doğrusu öncüllere (Praemisse) dayanılarak son yargıya varma işlemidir
(Konklusion). Sonuca varma öğretisinin de özünü mantıkta tasım (Syllogismus, kıyas) adı verilen düşünce biçimleri (kalıpları) oluşturur. Bir tasımda üç öğe bulunur: Bir genel (tümel) üst tümce (önerme): “Bütün insanlar ölümlüdür.” Bir özel (burada tekil) alt
tümce: “Sokrat bir insandır.” Bunlar öncül tümcelerdir. Sonuç tümcesi: “Öyleyse Sokrat (da) ölümlüdür.” Aristo buna benzer daha başka temel tasımlar belirlemeye çalışmıştır. Ancak buradaki bir pürüz belki dikkatli bir okuyucunun gözünden kaçmaz, onun için, bunu gözlerden saklamaya çalışmayalım. Bu tür tasımların zayıf yanı şuradadır: Sonuçta bildirilen “Sokrat ölümlüdür.” yargısı gerçekte
bir öncül olan en üst tümcede zaten içerilmişti. Çünkü, Sokrat ölümlü olmasaydı, o zaman “Bütün insanlar ölümlüdür” diyen üst tümcenin – Sokrat da bir insan olduğuna göre – doğru olmaması, insanların tümünü kapsamaması gerekirdi. Kanıtlama (Beweis, tanıtlama, ispat). En sonunda sonuçlardan kanıtlara ulaşırız. Kanıt (manARİSTO tıkta), bir yargı içeren belirli tümcelerden, birbirini
izleyen sonuç çıkarmalar sonunda, zorunlu ve tutarlı  olarak çıkan bir tümcedir. Kanıtların dayanağı olan tümcelerin de sağlam olup olmadığı pek önemlidir. Bu durumda, bir kanıt elde etmek için gittikçe daha üst ve daha genel olan tümcelere doğru ilerlenir. Bu işlem sürdürülürse kısa sürede bir üst sınıra çarparız, ve artık daha fazla kanıtlanamayan en genel tümcelerle karşılaşmış oluruz. Aristo’ya göre, böyle genel tümcelerin dolaysız ve yanlışsız olarak kavranmasını sağlayan bir yetenekle donatılmış bulunuyoruz.
Bunların başında çelişme) (Kontradiktion, tenakuz) ilkesi gelir.

Mantıklı düşünmenin dört dayanağından ilkini, “Bir şey aynı zamanda aynı koşullarda hem var hem yok olamaz.” ilkesini Aristo açıkça ortaya koymuştur. (Bunu bir de doğrudan doğruya onun dilinden çevirmeye çalışalım: “Aynı şeyin aynı zamanda aynı bakımdan bir bulunup bir bulunmaması olmaz”) Öteki üç temel ilke de felsefe geliştikçe, daha sonraları düzgün bir biçimde söylenebilmiştir. Bunlar sırasıyla: «Özdeşlik»  (Identitaet, ayniyet) ilkesi: “Bir şey ne ise odur. Her şey kendisinin aynıdır, (kendisiyle özdeştir)” (a=a);
«üçüncüyü(ortayı)dışlama» ilkesi: “Bir şey ya vardır ya yoktur. Bunun ortası olmaz.”; ve «yeterli neden » ilkesi: “Her şeyin bir nedeni olmalıdır.” Tümevarım (Induktion). Tek tek (tekil) bilgileri bir bütünlük içinden, tümden (tümelden) yalnızca, yukarıda belirtildiği gibi mantık ilkeleri aracılığıyla çıkarmaya çalışmanın, her zaman yeterli ve yararlı olmayacağını Aristo bir araştırmacı olduğu için pek iyi anlamıştı. Araştırmalarda çoğunlukla bunun tersi olan bir yoldan yola çıkmak gerekir. Ayrı ayrı gözlemlerden sağlanan bilgiler, birbirleriyle karşılaştırılarak, ilişkilendirilerek, birleştirilerek yavaş yavaş, daha geniş ve daha kapsamlı bilgilere ulaşılır. Aristo, bunun için tümevarım yöntemini de incelemeye gerek duymuştur. Tümdengelim (Deduktion) yönteminde önemli bir bilgi, doğru olduğu belirlenmiş ve oldukça geniş tutulmuş bir bilgiden, mantığa uygun bir akıl yürütmeyle çıkarılabilir (çıkarsanabilir). Oysa tümevarım
(Induktion) yönteminde, bir bilginin, ilişkili olduğu ve olabildiğince çok sayıdaki durum ya da olgu karşısında sürekli sınanarak doğrulanması ve gittikçe daha da sağlamlaştırılıp pekiştirilmesi için çaba gösterilir.

Şimdi şu sözün doğru olup olmadığına bir bakalım: “Bütün madenler sudan ağırdır.” Bulabildiğimiz madenlerin (metallerin) sudan ağır olup olmadığını birer birer sınayarak yargımızı pekiştirebiliriz: Altın sudan ağırdır; gümüş sudan ağırdır; demir sudan ağırdır… Ancak bu yolla kesin ve sarsılmaz bir bilgiye hiç bir zaman ulaşanlayız. Çünkü, bulduğumuz madenlerin hepsinin sudan ağır olduğunu gözlerimizle görsek bile, bir gün sudan hafif bir maden bulunamayacağı nereden belli! Uzun araştırmalar sonunda bilgimizin doğru
olduğunu inançla ileri sürebiliriz. Ne var ki, sudan daha ağır olmayan bir maden de yok değildir! Bu madenin adı potasyum’dur (Kalium, kimyada simgesi K).(47) Tümevarımla, bir bilginin doğru olduğunu varsaymaktan, doğru olma olasılığının çok yada az olduğunu sanmaktan kurtulamayız ama, bilim yine de bu yöntemden yararlanmaktan vazgeçemez. Aristo da, akla gelebilecek bütün seçeneklerin, almaşıkların birer birer gözlemlenmesinin ve doğruluğunun ayrı ayrı saptanarak bir yargının tümevarım yoluyla kesin olarak kanıtlanmasının olanaksız olduğunu görmüştü. Bunun için, tümevarım yöntemini sağlamlaştıracak bir dayanak aramış,
ve bunu da, neye dayandıkları açıkça belli olmasa bile, kendisinden önce kaç büyük bilginin belirli bir görüşü doğru saymış olduğunu teker teker araştırmakta bulmuştur. Böyle bir çözümün ise sağlıklı olamayacağı bellidir. Bütün bilginler görüş birliği içinde olsa bile hepsi birden yanılıyor olamaz mı?

Tümevarımın bir doğayı araştırma yöntemi olarak hiç olmazsa bir üstünlüğü varsa, o da, gerçeği  algılama yeteneğimize ve duyularımıza güvenmesidir.Varlıkların ayrıntılarını derin bir ilgiyle araştıran bir araştırmacıdan beklenebileceği gibi, Aristo, – Platona karşın – duyularımıza güvenmiş ve bunlarla gerçeği algılayabileceğimizi, doğru bilgilere ulaşabileceğimizi açıkça belirtmiş, savunmuştur.(48) Hatta, duyularımızın bizi hiç bir zaman yanıltmayacağını ve her türlü yanılgının yalnızca, duyuların sağladığı verilerin zihnimizde yanlış ilişkilendirilmesinden, yorumlanmasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Buradan da onun, doğru düşünme eğitimine yani mantığa niçin bu kadar çok önem vermiş olduğu anlaşılır.

4. METAFİZİK
a) Tek ve Tüm
Gerçek olan hangisi: Tek olan mı yoksa tüm olan mı? Platon demişti ki, gerçek yalnız, bir tüm olan idealardır, çok sayıdaki tek tek varlıklar, yalnızcabunlardan türemiş yetersiz ve eksikli yansımalardır. Aristo ise burada onunla aynı görüşü paylaşmaz. Ona göre, idealarda saklı, sanki öbür dünyada kalmış, tüm olan, bir genel kavram olamaz. Tüm üzerine bir şey söyleyeceksek bunu, ancak zaman
ve mekan (uzam) içinde gerçekten var olan tek tek varlıklara bakarak söyleyebiliriz: Bütün yargılarımız ve vargılarımız ancak bunlara ilişkin olabilir. Ne var ki, Aristo, daha sonra Ortaçağ felsefesinde görüleceği gibi «Nominalist’\er» adıyla ortaya çıkan ve Platonun bu konudaki görüşüne savaş açan düşünürler kadar ileri gitmemiştir. Bu düşünürler, tümle ilgili kavramları pek çok sayıdaki tek tek
varlıkların belirli ortak niteliklerinden türetilmiş ve yalnızca kafamızın içinde oluşmuş soyutlamalar olarak görmüşlerdir. Buna karşılık Aristo, tümle ilişkili kavramlarla gerçeğin özüne yaklaştığımızı düşünerek, ustasından o kadar uzaklaşmamıştır. Birbirine benzeyen ancak hiç bir zaman aynı olmayan tek tek varlıklara, sözgelimi ayrı ayrı insanlara bakarak, tüm insanları kapsayan bir insan kavramı oluşturabiliriz. Bu durumda yalnız, tek tek varlıkların karmaşık çokluğunun içinden çıkabilmemize yarayan yararlı bir araç elde etmekle kalmayız, aynı zamanda tek tek varlıkların ötesinde ve hepsini birden kavrayan bir gerçeğe, tüme ulaşmış oluruz.

Hem Platon hem de Aristo var oluşun bilinebilmesiyle var oluşun kendisi arasında bir birlik, kopmaz  bir bağ olduğu kanısındadır: öyle ki, kavrayışımızla, konuşmalarımızla var oluşun yapısını ve özünü gerçekten tümüyle kavrayabilmemiz ve görebilmemiz gerekir. Bu durumda varlıkbilim (Ontologie) ve mantık (Logik) (var oluş ve kavrayış) sanki çakışmakta, birbirlerine kopmaz bağlarla bağlanmaktadır. Hıristiyan Ortaçağındaki felsefeyi incelerken burada yatan sorunun yeniden nasıl alevlendiğini ve çok daha yoğun çatışmalara yol açmış olduğunu göreceğiz.

b) Madde ve Biçim Görünürdeki «ağaçlar»ın gelip geçici olduğunu, oysa bütün ağaçlan kapsayan bir kavram olan «ağaç» kavramının yok olan ve değişen tek tek ağaçlardan bağımsız olarak, etkilenmeden olduğu gibi kaldığını Platon gibi, Aristo da görmüştü. Sağlam bir bilgiye erişmek istiyorsak, o zaman bu bilgi rastlantılara ve sürekli değişen görünürdeki tek tek varlıklara bağlı olmamalı, en temel ve değişmez olan gerçeklere dayanmalıdır. Bu değişmez gerçeği Aristo «biçim »lerde bulmuştur. (Bu kavramın, çoğu zaman, Platon’un kullanmış olduğu «eidos, idea» sözcüğüyle karşılanmış olduğunu görüyoruz.) Ancak Aristo’nun anladığı anlamda bir «biçim
»den söz edebilmek için biçimleyen ve biçimlenen öğeler olduğunu varsaymak gerekir. Daha bir biçime bürünmemiş, tümüyle biçimsiz ve belirsiz olanı Aristo «madde» ya da «töz» (cevher) diye adlandırır. Bütün biçimlerden soyutlanmış, salt maddenin bir gerçekliği yoktur. Ancak biçimlerin biçimleyici etkisi altında gerçek olabilen madde, türlü türlü olanaklara kavuşur. Öte yandan maddeyi gerçekleştiren biçimler (Platon’un idea’ları gibi) yalnız maddelerin sonsuzluktan beri var olan temel biçimleri değil, bunun da ötesinde amaçlarıdır (erekleridir).

Madde, Aristo’ya göre, yalnız biçimlerin biçimleyici  etkisi altında bir gerçeklik ve güç kazanan tümüyle edilgen (pasif) bir nesne değildir. Çünkü Aristo, maddenin biçimleyici güçlere «direnç» gösterdiğini de bize öğretir. Bu öğreti de, her şeyin niçin eksiksiz ve kusursuz olmadığını ve doğanın niçin yavaş yavaş geliştiğini ve alçak olandan yüksek olana doğru biçimlenerek ilerlediğini bize açıklar.
Böylece madde de, Aristo metafiziğinde, az çok etkin ikinci bir ilke olarak ortaya çıkar. Maddenin bir etkin bir edilgen olarak, çelişkili bir biçimde ele alınışı yüzünden bütün sistem iyi anlaşılamamıştır. Bu konuya ilişkin oldukça ağır bir eleştiriyi de göz ardı edemeyiz. Aristo önce, başlı başına bir gerçek olarak görülen Platon’un idea’larını, şiddetle eleştirip kendi sisteminden kovmuş, sonra bunları arka kapıdan yine içeri almıştır. Çünkü Aristo’nun biçimleri Platon’un resimlerine (idealarına) şaşılacak ölçüde benzemektedir.

c) Varlığın Dört Nedeni
Aristo, madde (Yunanca hyle) ve biçim (morphe) ile ilgili görüşlerini bütün Batı felsefesi için bir temel olarak kalan bir düşünce akışı içinde işlemiştir: Bu temel, «Varlığın Dört Nedeni» öğretisidir. Bunlar, Ortaçağda Skolastik felsefenin yerleştirmiş olduğu şu Latince adlarla anılır:

1. causa materialis, madde (Bir kurban töreni için öngörülen bir tasın maddesi olan gümüş).
2. causa formalis, biçim (örneğimizdeki, gümüş tasın görünen biçimi).
3. causa effıciens, oluşturan (tası yapmış olan gümüş işçisi).
4. causa fınalis, son neden, ne işe yaradığı ya da amaç (gümüş tasın kurban töreni için öngörülmesi).

Bu sıralamayı pek çok düşünürün yanı sıra, Schopenhauer de «Über die Vierfache Wurzel des Satzes vom Zureichenden Grunde» (Yeterli Neden İlkesinin Dört Kökü Üzerine) adlı incelemesiyle onaylamıştır.

d) Tanrıbilim
Biçimle madde birbirleriyle buluşunca etkinlik başlar. Madde bir yandan direnç göstererek biçimleyici güçlerin etkisi altında bir biçimleniş sürecine girerken, öte yandan da, doğası gereği, bir amaç, bir son erek olarak üstünde duran, en iyi, en güzel, en
yüce biçimlerin çekimine kapılır ve onlara özenir. Biçimle madde sonsuzluktan beri birbirlerini sürekli etkilemekte olduklarına göre bu etkileşim sonsuzluğa dek sürecektir. Ancak, her etkinlik her zaman, bir etkin bir de edilgen olan öğeyi gerektirdiğinden,bütün bu etkinliği başlatan ilk ivme, daha önce hiç etkilenmemiş olduğu ve her türlü etkinin dışında durduğu için durgun olması gereken bir
güçten çıkmış olmalıdır. Bu ise ancak, maddesi olmayan en yalın, saltık, katıksız biçim, öz biçim olabilir. Öz ve yalın biçimse kuşkusuz en yetkin olandır. En yetkin olan ise, kuşkusuz yalnız birdir. Aristo bize şunu öğretiyor: Bir olan Tanrı salt düşünce, salt ruhtur. Tanrı en yüce ve en yetkin olan neyse yalnız onu düşünür. En yetkin olan yalnız kendisi olduğuna göre O yalnız kendisini düşünür. Bir eleştirmen, Aristo’nun Tanrısını şöyle benzetmiştir: “O düzelmeyecek kadar yetkindir. Bunun için de, bir şey isteyemez ve kendi kendisini hayran hayran  seyretmekten başka bir iş de göremez… Aristo’nun zavallı Tanrısı! O bir ‘roi fainéant’, – ‘Hüküm süren
ama hükmü geçmeyen’ aylak bir kral gibidir. – Britanyalıların Aristo’yu bu kadar sevmelerine şaşmamalı; çünkü onun Tanrısı, onların kralına pek benziyor!” (49)

Yukarıdaki açıklamalarla, bu karmakarışık konunun anlaşılır bir biçimde ortaya konabilmesinin sınırına gelmiş bulunuyoruz. Bu konudaki karışıklıkların bir bölümü, Aristo’nun düşüncelerini zaman zaman gözden geçirerek değiştirmiş olmasından çıkmaktadır – bu durumu özellikle Werner Jaeger pek iyi gösterebilmiştir.(50) Karışıklığa yol açan ikinci bir neden ise Aristo’nun kullanmış olduğu
kavramların iyi çevrilememiş ya da doğru yorumlanamamış olmasıdır.

Sözgelimi, Yunanca «ousia» kavramı çoğu kez Latince «substantia» (töz) sözcüğüyle çevrilmiştir, oysa bu, Latince «essentia» (öz) kavramını da içine alan daha geniş bir kavramdır. Buna benzer yorumlama güçlükleri metafizik’te pek çoktur. Hatta metafizik kavramı bile açıklığa kavuşturulamamıştır. Burada «meta»’nın «sonra» mı (fizikten sonra, mabâd it-tabii), yoksa «öte» mi (fizik ötesi, mafevk
it-tabii) demek olduğu açıkça anlaşılamamıştır. – Bu bağlamda Aristo’nun, bazan tek tek varlıklardan oluşan varoluşu bütünlüğü içinde incelediği, bazan da yalnızca değişmez varlığa – yani Tanrıbilime (Theologie – theos: Tanrı; logos: bilgi, söz) ilişkin görüşler ileri sürdüğü görülür. Metafizik kavramı çift anlamlı olmaktan bugün bile kurtulabilmiş değildir.

5. DOĞA
a) Fizik
Aristo’nun bu başlık altında toplanan açıklamalarının bir bölümü, fizikten çok metafiziğin konusu olması gereken görüşler, bir bölümü de daha çok fizikle ilgili sayılabilecek savlar ve soyut düşüncelerdir. Aristo, fiziğin en temel kavramlarını birer birer gözden geçirir: yer, zaman, madde, neden, devinim… Dünyanın yapısını ve yapı taşlarını ele alır. Doğa bilimleriyle ilgili yazılarında kendisinden önce
gelmiş geçmiş düşünürlerin görüşlerinin belirtilmesine ve eleştirilmesine büyük yer ayrılmıştır. Ne var ki, bu eleştirilerin çoğunlukla pek ağır kaçmış olduğu söylenebilir. Ancak biz, o düşünürlerin neler öğretmiş ve hangi görüşleri savunmuş olduklarını az çok belirten bu bölümlere pek çok değerli bilgiyi borçlu olduğumuzu unutmamalıyız.
Burada, fizik konusuyla ilgili olarak, daha sonraki düşünürlerin görüşlerini derinden etkilemiş olan yalnız şu düşünceye yer vereceğiz: Doğayı gözlemledikçe her yerde, her şeyin ardında şaşırtıcı bir düzen, bir amaçlılık (ereklilik), olduğunu görmezlikten gelemeyiz. En büyükten en küçüğe kadar her şey bir amaç (erek, gaye, Yunanca: telos) ile birbirine bağlanmıştır. Bu durum, her yerde görülebildiğine
göre rastlantıyla açıklanamaz. O zaman, doğanın derinliklerindeki bu amaçlı oluşun gizi, varlıkların oluş nedenlerinde, yaratılışın gerçek amacına katkıda bulunmalarında aranamaz mı? Doğayı bu yoldan açıklama uğraşı «erekbilim»in (Teleologie) konusudur.

b) Canlılık Aşamaları
Aristo’nun, «Bitkibilim (botanik)» ile ilgilenmiş olduğu biliniyorsa da, bitkiler üzerine kaybolan bir yazısı olup olmadığı kesin olarak belirlenememiştir; ama, onun (sistemli incelemeleri ve karşılaştırmalarıyla) » hayvanbilim»in (zooloji) kurucusu olduğu tartışılmaz. Her canlıda canlılığın belirtisi olan bir etkinlik görülür. Bir etkinliğin olabilmesi için, metafizikte de gösterilmiş olduğu gibi, bir edilgen şey bir de etkin şey olmalıdır. Edilgen olan beden, etkin olan ise ruhtur. Bedenle ruh arasındaki ilişki maddeyle biçim
arasındaki ilişkiye benzer. Beden maddeyse, ruh biçimdir. Bu bedeni etkileyen ve biçimleyen ruhu Aristo, felsefe diline girmiş olan «entelechie » sözcüğüyle nitelemiştir. Biçim nasıl maddenin yöneldiği amaçsa (erekse), ruh da bedenin varlığının amacıdır. Beden ise ruhun aracıdır, «Organon »dur. Buradan da organ, organizma (51) sözcükleri türemiştir.

Canlı varlıkların, yani organizmaların en alt basamağında bitkiler vardır. Bitkilerin yaşamak için gösterdikleri çaba beslenme ve çoğalma çabasıdır. Hayvanlar bunlara ek olarak duyularla algılama ve yer değiştirebilme becerisine kavuşmuştur, insanlarda ise bütün bunların da üstünde bir düşünme yeteneği bulunur. Buna göre, ruh üç türlüdür: Beslenmeyi sağlayan bitki ruhu, duymayı
sağlayan hayvan ruhu ve düşünmeyi sağlayan insan ruhu. Bir üst basamaktaki ruh, bir alt basamaktaki ruhu içine almadan var olamaz. İşte, görüldüğü gibi, ruhbilimdeki (psikolojideki) yeni gelişmelerle ortaya atılmış olan «kişiliğin kat kat oluşu » öğretisi bu kadar eskidir. Burada Aristo’nun hayvanbilimle ilgili araştırmalarının ayrıntılarına giremeyiz. Hem bunlar, o zamanın gelişmemiş gözlemleme yöntemleri ve yetersiz araçlarıyla elde edilmiş, çoğunlukla eksik ve aksak bilgilerdir. Ancak, arada sırada doğru ve ilginç
bilgilere de rastlanır. Örneğin embriyolojinin konusuna giren yazılarında Aristo, bu bilim dalındaki çalışmalara kaynak olan bilgiler vermiştir. Yalnız bu başarı bile herhangi bir bilim adamını ölümsüzleştirmeye yeterdi. Oysa, Aristo’nun çalışmalarının arasında bunlar önemli bir yer bile tutmaz.

6. İNSAN, ERDEM, DEVLET
a) İnsan
Hayvanlarda (canlılarda) görülen ortak özellikler ve aşağı duygular açısından, insanlar da hayvanlara benzer. Ancak bütün bunlar onun yüksek amacına uydurulmuştur. Ellerinden, konuşma yeteneğinden, dik yürüyüşünden, beyninin büyüklüğünden bunun böyle olduğu anlaşılır. İnsanlarda aşağı duyguların etkinliklerine ise ruh katılmıştır. (Nous). Daha önce, Aristo’nun duyulara güvendiğini belirtmiştik. Ancak duyularımız bir şeyin niteliklerinden yalnızca bir bölümünü algılayabilir: Göz renkleri, kulak sesleri vb. Duyuların sağladığı verilerin, gerçeğin bir bütün olarak anlaşılmasına yarayacak bir biçimde birleştirilmesi ise tek tek duyuların ötesindeki «tüm duyu» ile başarılabilir, biz ise buna «akıl» diyebiliriz, ama Aristo bu duyuyu yüreğimize yerleştirmiştir. Ona göre, ruh ölümsüzdür, ve cesetle birlikte yok olmaz. Ancak bedenden soyunmuş olan ruhun doğumdan önce ve ölümden sonra nereye gittiğini ve yaşayan insanlarda aşağı duygu ve etkinliklerle nasıl birleşip de bir kişiliğin oluşmasına yardım ettiğini Aristo açıkça anlatmamıştır. (52)

b. Erdem
Aristo, Yunanlı düşünürlerin çoğuna aldırmadan, insanın en yüce amacının mutluluk olduğundan kuşku duymuştur. Her canlı en olgun ve en yetkin durumuna kendisine özgü ve en çok yakışan yeteneklerinin güçlenmesi ve gelişmesiyle ulaşır. İnsan da, her şeyden önce akıllı bir canlı olduğuna göre, ancak, en başta sayılması gereken yeteneğinin, aklının gelişmesiyle olgunlaşabilecektir. Erdemler de
bu gerçeğe dayanır ve iki türlü olur. Birinci tür erdemler (ethik), insan aklının duygular ve içgüdüler üzerindeki egemenliğiyle ilgilidir. İkinciler ise (dianoethik) aklın kendisinin geliştirilmesine ve yüceltilmesine yönelik erdemlerdir. Daha üstün olan erdemler bu sonuncu türden olanlardır.

c. Devlet
İnsan bir «zoon politikorı»dur, «politik bir canlı»dır. Bu sözle daha çok, insanın bir toplum, bir devlet içinde, başka insanlarla bir arada yaşamak zorunda olduğu ve ancak bu yolla var olabileceği ve kendisini geliştirebileceği anlatılmak istenmiştir. Erdemli
yurttaşların doğru törelere ve yasalara dayalı iyi bir devlette bir arada güzel güzel yaşamaları ülküsü – ki bu Platon’un düşüydü – Aristo’ya göre de erdemlere ulaşmanın en yüce ve gerçek yoludur. «Toplum içinde yaşam bilgisi» (politik), uygulamaya
dönüşmüş «erdemli oluş bilgisi»nden (ethik’ten) başka bir şey değildir. Erdemlerin ayrı ayrı ele alınışı ve işlenişi ethik’in ancak ilk basamağı ve gerçek yaşamdan koparılmış soyut biçimidir. Oysa devlet  öğretisi (politik), onun yaşama yönelmesi, uygulamaya
dönüşmesi demektir. Aristo da, ideal devlet düzeninin nasıl olması gerektiğini gösterebilmek için var olan ve gelecekte oluşabilecek devlet düzenlerini incelemeye, araştırmaya koyulur. Devlet düzenlerini, daha önceki öğretilere ters düşmeden, yönetenlerin azlığına ve çokluğuna göre üçe ayırır: Monarşi (Monarchie, monos: tek; archein: buyurmak) bütün yönetimin tek kişinin elinde toplanmış olması; aristokrasi, birkaç seçkin kişinin birden yönetimde söz sahibi olması; ve «polisi», (polys: çok) çoğunluğun yönetimi. Bunların yozlaşmış biçimleri olarak da tiran’lığı (tyrannis), oligarşiyi ve demokrasiyi sayar. Bu üç devlet yönetim biçiminden birinin ötekisinden daha üstün olup olmadığını açıkça söylemez ve hangisinin uygun olacağının ancak bir halkın içinde yaşadığı zaman ve koşulllara göre belirlenebileceğini belirtir. Çoğunlukla bu biçimlerin sağlıklı bir karışımından elde edilebilecek karma yönetim biçimlerinin başarılı olabileceğine dikkat çeker. Özellikle, toplumun orta halli kesiminin devlette ağırlığını duyurabilmesine yarayacak bir biçimde aristokrasideki ve demokrasideki öğelerin karıştırılmasının uygun olacağına değinir. Böylece bir devlette süreklilik sağlanmış olacak, aşırılıklar ve çalkantılar görülmeyecektir. Aristo’nun devlet öğretisi eksik kalmıştır. Platon gibi onun da, Yunan şehir devletlerinin dar sınırlarının dışına çıkamamış olduğu görülür. Öyle anlaşılıyor ki, Aristo bu konudaki yerleşmiş görüşlerin dar çerçevesini kıramamış, Makedon krallarla olan yakın ilişkisine rağmen, zamanın değiştiğini ve artık büyük imparatorluklar ve krallıklar çağının başladığını ve yeni bir devlet anlayışının gerekli olduğunu ya görememiş ya da görmek istememiş, özlem ve içtenlikle eski Yunan şehir devletlerinin
ideal devlet olarak hep kalacağına inanmıştır.

Kölelik ise, bütün çağdaşlan gibi onun da dokunmadığı bir konudur. Evlilik, aile ve toplum  Aristo’ya göre çok değerlidir. Platon’un, devletin iyiliği için evliliğin ve mal mülk edinmenin gözden çıkarılabileceği düşüncesini yererek bunun hem uygulanamaz olduğunu hem de yanlış bir devlet anlayışından kaynaklandığını belirtmiştir. Çünkü devlet (toplum) amaçlan aynı olan tek tek bireylerin oluşturduğu bir bütün değil, gerçekte, amaçları her zaman uyuşmayan değişik toplum kesiminlerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş karmaşık bir bütündür.

7. ELEŞTİRİ VE DEĞERLENDİRME
Daha önce de birkaç eleştiriyi gerekli görülen yerlere dağıtmıştık. Platon’daki sıcak, sürükleyici ve akıcı anlatım, düşüncelerin özgürlük içinde uçuşması Aristo’da yoktur ama, onun soğukkanlı, gerçeklere tepeden bakabilen, görebildiği gerçekleri saptamaya, sıralamaya çalışan, biraz kuru, ancak  ince ve keskin sözleri, Platon’un ağır etkisine karşı iyi gelen, dengeleyici ve çok gerekli ikinci bir ağırlık
gibidir. Mantığın önemini ise Aristo belki çok abartmıştı. Onun yaratmış olduğu düşünce araçlarının bir işe yarayıp yaramadığı tartışılabilir. Belki de, ilk kez Aristo’nun öğrettiği kavramları ve düşünce biçimlerini, uzun yüzyıllar içinde iyice özümsemiş olduğumuzdan, şimdi bunun önemini pek kavrayamıyoruz. Ancak bu bilimin temelini onun atmış olduğu tartışılmaz. Aristo’nun doğa bilimleriyle ilgili yazıları yanlışlarla doludur. Özellikle astronomi’yle ilgili olanlar. Ancak, şunu unutmamak gerekir; Aristo, çoğu
araştırmalarında el değmemiş yeni alanlara dalmıştı, üstelik yararlanabileceği gözlem araçları da, günümüz ölçülerine göre, çok ama çok yetersizdi.
“Onun, zamanı ölçmek için saati, ısı karşılaştırmaları için termometresi, astronomi gözlemleri için teleskobu, meteoroloji gözlemleri için barometresi yoktu.”(53) Yunanlıların, geliştirdikleri yüksek ve derin felsefi düşüncelerle karşılatırıldığında deneylere ve araçlara dayanması gereken doğa araştırmalarının ve bilimlerinin, bir orantı kurulamayacak kadar az gelişmiş olmasının nedenini eski Yunan toplumunun yapısında aramak gerekir. O çağlarda el emeği gerektiren işler çok aşağı ve bayağı işler olarak görülüyor ve tümüyle kölelere yaptırılıyordu; kültürlü kimseler ise, günlük üretim süreçlerinin dışında ve uzağında kalmaya çalışıyor ve bunların ayrıntılarıyla pek ilgilenmiyorlardı. Aristo’nun bu kadar elverişsiz koşullar altında bile doğa araştırmalarına kalkışmış olması, onun çabasının ve başarısının büyüklüğünü apaçık gösteren bir başka açıdır.  Aristo, azımsanamayacak kadar çok bilgiyi ilk kez derlemiş ve geçici de olsa bir düzene sokmuştur. Yüzyıllar boyunca insanlar bilgilerini ondan almışlardır, o kadar ki, gerçek doğayı araştırmak akıllarına bile gelmemiştir. Bütün Ortaçağ felsefesini o beslemiştir. Süryaniceye, Arapçaya, İbraniceye ve sonunda Latinceye çevrilmiş olan yazılan büyük ilgi ve saygıyla okunmuştur. Eleştiriler onun eserinin büyüklüğüne gölge düşüremez. Alman felsefe geleneğinde Platonu Aristo’dan üstün görme eğilimi vardır. Buna karşılık Anglosakson dünyasında Aristo’ya gösterilen ilgi çok daha büyüktür. Yüzyıllarca önemli İngiliz üniversitelerinde Aristo’nun «Ethik» ve »Politik»inin üstüne toz kondurmamışlardır. Onun gerçekçi, kuşkucu ve serinkanlı kişiliğiyle İngilizlere pek benzediği için mi sevildiği, yoksa onları aradan geçen zaman içinde biçimleyip kendisine mi benzettiği kolay kolay belirlenemez. Biz Ortaçağda Aristo’ya ne gözle bakıldığını anlamak  için Dante’nin (ölümü 1321) «Divina Commedia »sının (İlahi Güldürüsünün) «Cehennem» bölümüne bir göz atalım.(54) ” Sonra gördüm bilenlerin ustasını, ben de
Kaldırınca başımı, ışıkta, pırıl pırıl Saygı sunma yarışında da çevresinden de Geri kalmayan onunkileri, cıvıl cıvıl; Sonra da Platonu, yanı başında Sokrat’ı…”

İLKÇAĞ FELSEFESİ HİNT ÇİN YUNAN -H . J .  Störig

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Platon (M.Ö 427-347)

“Gençken, ben de, pek çok kimse gibi, başıma buyruk olur olmaz politikaya atılmayı düşlüyordum. Gördüğüm şu gelişmeler yüzünden bu işten soğudum. Bizim o zamanki yönetimimiz birçoklarınca aşağılanıyordu, bu yüzden de bir gün devrildi. Başa 51 kişi geçti… ve bunların içinden 30’u sınırsız bir yetkiyle iktidarı ele geçirdi. Bu kişiler arasında yakınlarım ve tanıdıklarım da vardı ve bunlar beni
de hemen aralarına almak istediler… Burada genç yaşta gördüklerime bugün artık şaşılmaz. Oysa ben o günlerde sanıyordum ki, bu yeni yöneticiler haksızlıklara bir son verip, doğruluğa dayanan bir düzen kuracaklar. Böylece merak ve heyecanla ne yapacaklarını bekledim ve gördüm ki kısa sürede yenisinin ne mal olduğu anlaşılınca eskisi altın gibi aranır oldu.

Platon ile ilgili görsel sonucu

Bu arada, benim dostum olan ve kendisinin o zamanın en doğru insanı olduğundan kuşku duymadığım yaşlı bir adamı, Sokrat’ı, başkalarıyla işbirliği yapıp, birisini suçlamakla ve ölüme göndermekle görevlendirdiler…. onu böylece kendi amaçlarına alet etmek istediler. O ise onlara uymadığı gibi, onların kirli işlerine bulaşmaktansa başına gelebilecek her şeyi göze aldı. Ben bunları ve daha başka çirkin şeyleri görünce, bu işten iğrendim, ve bu kötülüğe yönelmişlerin arasından çekildim. Aradan çok geçmeden, bu otuz kişi ve onlarla birlikte bütün yönetim alaşağı edildi. Bu yeni gelişme üzerine, politikaya girmeye yine, yalnız bu kez işte biraz daha az umutlanarak, heveslenmeye başladım. Ancak şimdi de, yeni yöneticilerden birkaçı, bizim dostumuz Sokrat’ı en ağır ve ona en az yakışan bir şuçlamayla, yani Tanrıtanımazlıkla utanmadan suçlayarak yargıladılar ve ölüme yolladılar, oysa onların arkadaşlarından
birinin, acımasızca suçlanarak sürgün edilmesinde onun parmağı yoktu. Ve ben, bütün bunları ve başımıza geçen yöneticileri görünce, ve daha sonra, artık ileri yaşlarımda yasaları ve töreleri, bütün bu olan bitenleri daha iyi anlayınca şu kanıya kesin olarak vardım: politika yapmak çok güç bir işmiş. Çünkü kafa dengi arkadaşlar, güvenilir yoldaşlar olmadan bir iş yapılamaz…. Sonra, yasaların
çarpıtılması ve törelerin bozulması gün geçtikçe öyle hızlandı ki politikaya atılmak için can atan bir kişi olan benim bile, bütün bu olaylar, bu başıboş ve başdöndürücü gidiş karşısında içim karardı. Yine  de, aksaklıkların nasıl düzeltilebileceği ve devletlerin daha iyi nasıl yönetilebileceği üzerine kafa yormaktan geri durmadım ve bildiklerimi bir gün uygulayabilmek için hep bir fırsat kolladım, ama
sonunda şunu anladım: bütün devletlerin durumu umutsuz. Çünkü yasaları neredeyse düzeltilemeyecek durumda. Olağandışı bir güç bunları baştan aşağı yeniden düzenlemedikçe bir iş yapılamaz. Bu durumda, gerçek felsefeye sığınıyorum, çünkü yalnız o, kişilerin ve toplumların yaşamındaki doğruluğun ne olduğunu bize gösterebilir, ve şunu bildirmeyi gerekli görüyorum: doğru ve gerçek
felsefeye dayananlar devletlerin başına geçmedikçe ya da devletlerin başındakiler tanrıların yardımıyla gerçek filozoflar olmadıkça insanlığın çektiği sıkıntılar bitmez.”

Buradan, – araştırmaların sağlam kaynaklar arasında saydığı – Platonun bu mektubundan (12), onun üzerinde derin izler bırakmış ve düşüncelerini biçimlemiş olan birkaç yaşantısını öğrenebiliyoruz. Platon (Eflâtun, Latince: Plato) İÖ 427 yılında Atina’nın ileri gelen soylu ailelerinin birinde dünyaya geldi. Yaşam yolunda Sokrat’la karşılaştığında ve ondan, “edebiyat yapmayı bırak, felsefeye çalış’,
önerisini aldığında yirmi yaşındaydı. Sekiz yıl onun öğrencisi oldu. Sokrat’ın yargılanarak idam edilmesi karşısında duyduğu üzüntü ve öfkeyle önce doğduğu kente sırtını döndü ve bir süre Megara’da kaldı, daha sonra oradan uzun yolculuklara çıktı. Olasılıkla Mısır’ı dolaşarak oradaki bilgeliği, dini ve Mısır rahiplerini yakından tanıdı. Belki de, daha da doğuya uzanarak Hint bilgeliğiyle de tanıştı,
yazılarındaki kimi düşünceler Doğulu öğretilerin izlerini taşımaktadır. Ama, uzunca bir süre kaldığı İtalya’nın güneyindeki ve Sicilya’daki Yunan kolonilerinde, Pisagorcularla ilişki kurmuş ve onlardan daha sonraki düşüncelerini yönlendiren pek çok esin almış olması olasılığı yüksektir. Bir ara Siraküslü (Yunanca: Syrakus, İtalyanca: Siracusa) Tiran Diyonis’in (Dionys) sarayında kalarak ona
kendi görüşlerini aşılamaya boşuna uğraştı. Doğduğu kente geri dönünce, İÖ 387 yılında, bir bahçede, ölümünden sonra «Platon Akademisi» diye adlandırılan ve yüzyıllarca ayakta kalan bir okul açtı. Burada çevresinde toplanan öğrencilerine parasız ders verdi. Kendisini tümüyle bu çalışmaya adayarak ve Siraküs’e, devletle ilgili görüşlerini yaşama geçirme amacına ulaşamadığı, bir kaç başarısız yolculuk daha yaparak seksen yaşma erişti ve bu yaşta yoğun çalışmalarını sürdürürken öldü.

2. PLATON’UN YAPITLARI 

Platonun öğretmeni, Sokrat, öğretilerini doğrudan doğruya, konuştuğu, söyleştiği kimselere aktarmaya çalışmış, ve ondan günümüze tek bir satır yazı kalmamıştır. Oysa Platon bize pek çok yazı bırakmıştır. Araştırmacıların sonradan araya sokuşturulmuş olduğu saptanan eklentilerden ve yamalardan ayıklamaya çalıştığı bu yazıların büyük bir bölümünün ve birkaç mektubun Platonun elinden
çıkmış olduğundan kuşku duyulmamaktadır. Yine anlaşıldığına göre, Platon düşüncelerinin, öğretilerinin yazıya geçirilmesinden çok, sözlü olarak aktarılmasına önem vermişti. Üstün yetenekli yazarların çoğu gibi, -hiç kuşku yok ki o da böyle biriydi yazarlığı küçümsemiştir. (13) Öğretisinin en derin özünü, yanlış anlaşılmasın, değer bilmezlerin eline geçmesin diye, hiç bir zaman bir yazıda ortaya koyamayacağını açıkça bildirmiştir: “Bunu hiç bir yerde yazmadım ve yazmayacağım, çünkü bu, öğrenilebilen
öteki bilgiler gibi dile getirilemez; çünkü bu, … birdenbire bir kıvılcım gibi çakar, ve ruhta, kendi kendisini besleyen bir ışık olur.”(14)

Ne yapalım, sonradan yetişen bizlere, onun felsefesini anlayabilmek için yazılarına bakmaktan başka bir çıkar yol kalmıyor; ne var ki, onun küçümsediği bu yazılar parlaklığıyla göz kamaştırıyor. Elli yıllık bir süre içinde yazılmış olan bu yazılarla ortaya konan konular, Platonun içinde bulunduğu zamanın değişik koşullarına göre ele alınmış, ve bu nedenle birçok görüş zamanla değişime uğramıştır.
Platon’un bütün yapıtları diyaloglar (söyleşiler) biçimindedir. Sokrat’ın ölümünden sonra yazılmış olan ilk diyaloglarda Sokrat baştan sona en önemli kişidir. Daha sonraki diyalogların hemen hemen hepsinde, az da olsa Sokrat’a yer verilmiştir. Ancak, buralarda yazılı olan görüşlerin gerçekten Sokrat’ın görüşleri mi olduğu, yoksa Sokrat’ın güçlü kişiliğinden yararlanarak Platon’un kendi görüşlerine
ağırlık ve kesinlik kazandırmak mı istediği, içinden çıkılması güç bir sorundur. Platonun adını taşıyan 34 diyalog vardır. Bunlardan
birkaçının uydurma olduğu sanılıyor. Diyalogların en önemlileri şunlardır:

1. «Apologia». Sokrat’ın, yargılanması sırasında yaptığı ve sonradan yazıya geçirilmiş olan savunma konuşmasını içerir.

2. «Kriton». Yasalara saygı gösterilmesi üzerinedir.

3. «Protagoras». Sofist görüşlerle bir çatışma… Burada özellikle erdemin ne olduğu ve öğretilip öğretilemeyeceği konusu işlenmiştir.Bu üç diyalog Platonun ilk yazıları arasında sayılır. (15)

4. «Gorgias». Burada da üzerinde durulan konu erdemdir. Sofistlerin bencil yaklaşımları ve çürük ahlak anlayışları sergilenmekte ve yalnız güzel konuşma eğitiminin yetersizliği gösterilmektedir. İyi ahlaklı olmak gerektiği vurgulanmakta ve son olarak, ruhun öbür dünyadaki serüvenine değinilmektedir.

5. «Menon». Anlamanın ne olduğu bir “yeniden anımsama” olarak gösterilmiştir. Matematiğin önemi…

6. «Kratylos». Dil üzerine… Bu son üç diyalog geçici bir dönemin, Platonunolgunlaşma döneminin ürünleridir. Bunların Platon’un İtalya’da bulunuşunun hemen ardından yazılmış olduğu Pisagorcu öğretinin belli belirsiz izlerinden seziliyor. Platon, bu yazılarında kendi özgün düşüncelerini açıkça ortaya koyabilecek bir olgunluğa daha erişmemiştir.

7. «Symposion». “Şölen”. Güzelliğe ve iyiliğe yönelişin dürtüsü olarak Eros gösteriliyor. Alkibiades’in Eros’u en iyi temsil eden bir kişi olarak Sokrat’ı öven sözleri burada bulunuyor.

8. «Phaidon». Ölümsüzlük üzerine. Duyular ötesi ve ruhun sonsuzluğu. Platoncu idea’lar öğretisinin geliştirilmesi.

9. «Politeia». Devlet. Platonun en kapsamlı ve içerik bakımından en zengin yapıtı. Olgunluk döneminin pek çok yılı boyunca bunun üzerinde çalışmış olduğu anlaşılıyor. Kişilerden toplumlara doğru gelişen Platoncu felsefenin belli başlı bütün konulan burada sıralanıyor.

10. «Phaidros». Bu diyalog, idealar öğretisi ve Platonun (kişiliğin) üçe bölünüşü üzerine olan düşüncelerini göstermesi bakımından önemlidir.

11. «Theaitetos». Bilginin niteliği üzerine bir bilgi kuramı… 7’den 11’e değin olan yapıtlar Platonun olgunluk çağının ürünleridir.

12. «Timaios». Platonun doğa felsefesi. Yaşayan canlılara varıncaya kadar bütün doğanın oluşumu üzerine görüşleri…

13. «Kritias». Bu yazı tamamlanmamıştır. Söylencelerde yaşayan ve Platonun zamanından on bin yıl önce yok olmuş Atlantis adasındaki yüksek uygarlığın burada sözü geçiyor. Bu konu günümüze dek sürekli zihinleri kurcalamış ve türlü türlü varsayımlara yol açmıştır.

14. «Politikos». Devlet adamı. Yaşlı Platon’un politika konusundaki görüşleri…

15. «Yasalar». Platon’un yaşlılık döneminde yazmaya başlayıp da bitiremediği bu son çalışmasını, ölümünden sonra bir öğrencisi temize çekmiştir. Baştan sona politikayla ilgili olan bu diyalogta da, devletin sağlam bir ahlak temeli üzerine oturtulması, ve yurttaşlarının iyi eğitilmiş olması gerektiği  görüşünün, Platon’un ta baştan beri savunduğu bir görüş olarak değişmeden kaldığı anlaşılıyor. «Yasalar», Platon’un yaşlılık dönemindeki felsefesinin ana kaynağını oluşturur.

 

Felsefi düşünceleri ve sorunları, Platon’un gösterdiği biçimde, diyaloglarla, ortaya koyma yöntemine Yunanlı, Romalı ve daha sonraları Batılı düşünürlerin sık sık başvurmuş olduğu biliniyor. Platon’un diyalogları, Sofistlerin geliştirdiği ve Sokrat’ın doruğa ulaştırdığı diyalektik söyleşi sanatının, yani karşılıklı görüş bildirme ve tartışma yoluyla bir felsefi düşünceyi geliştirme sanatının, güzel örnekleridir. Felsefi düşüncelerin bir sistem içinde yalın ve soyut olarak geliştirilmesi yöntemine karşılık, diyaloglar biçiminde sunulmasının, düşüncelerin ilginç ve canlı kılınması ve daha kolay anlaşılabilmesi bakımından, belirli bir üstünlüğü vardır. Bir düşüncenin olumlu ve olumsuz yanlan ve değişik biçimleri, değişik kişilik yapısı olan kimselerce temsil edilebilir. Diyalogların sağladığı bir başka kolaylık da, alevlenen tartışmaları, derinleşen çelişkileri, ne olursa olsun bir çözüme kavuşturmak ve sonunda kesin bir görüş ileri sürmek zorunluluğundan yazan kurtarmasıdır. Ne var ki bu durum, bir yazarın tembelliği ya da kararsızlığı diye yorumlanarak hoş görülmeyebilir, ama yazar Platon olunca iş değişir, ve bu durumun, düşüncelerin her zaman karşıtlıklar içinde dalgalanma eğiliminde
ve hep tartışmaya açık olduğunu bilen ve susan bir bilgenin göstermiş olduğu bir incelik olduğu sezilir. Platon’un diyalogları felsefi düşünceleri birbiriyle çatıştırarak çok canlı, keskin ve çarpıcı bir biçimde, ustaca dile getirebilmiş üstün yapıtlardır. Bunlar dünya yazınının ölümsüz yapıtları arasında yer almaktadır.

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Herakleitos (M.Ö 540-480) 

Doğum-Ölüm: Efes, İzmir

Şimdide, yine olasılıkla o şaşırtıcı 6. yüzyılda (tarihler kesin değildir), ve hâlâ Yunanlıların ana yurdunun dışındaki kolonilerinde, bu kez Anadolu’daki İyonya’da, Yunan felsefesinin kurucularından  sayılan ve kimilerinin en derin düşünür olarak gördüğü,
kimilerininse çok karışık ve anlaşılmaz bulduğu bir düşünürle tanışacağız. O zamanlar çok canlı bir kent olan ve içinde eski çağların yedi harikasından biri sayılan İyon tapınağının da bulunduğu Efes’te (Ephessos), İÖ 540 yıllarında, iyi bir ailede, kendisine sonradan «Karanlık» adı takılmış olan Heraklit (Herakleitos) dünyaya geldi. Toplumdan kaçan ve yalnız başına, başına buyruk
yaşamayı seven Heraklit, kendisine özgü değişik düşünceleriyle daha önce gidilmemiş yollar açmıştır.


Düşüncelerini – eski çağda doğayla ilgili yazılara çoğunlukla konan bir başlık olan – «Doğa Üzerine » başlıklı yazısında sergilemiştir. Değişik benzetmeler ve karşılaştırmalar içeren, ince elenip sık dokunarak, çok yalın, öz ve kesin bir dille yazılmış ve bu yüzden de olasılıkla bile bile üstü kapalı ve karanlık bırakılmış anlamlarla dolu bir yazıdır bu. Ondan kalmış olan hiç olmazsa yüzden fazla parçanın böyle karanlık ve gizemli bir havası vardır. Heraklit yaşlanınca toplumla ilişkisini iyice koparmış ve dağlarda ot yiyerek bir kaçınık yaşamı sürmüştür. Olasılıkla o, Batının tanıdığı ilk kaçınık (münzevi)  bilgeydi.Çok şey bilmenin yol açtığı bilgiçliği Heraklit
yerer. “Bu kişiyi geliştirmez, geliştirseydi”, der, kendisinden önceki düşünürlere taş atarak, “Hesiod, Pisagor ve Ksenofanes’in ermiş olmaları gerekirdi. Önemli olan dünyanın gizini saklayan temel düşünceyi bulmaktır.” Heraklit’te de çokluk ötesindeki birlik düşüncesini görmekteyiz. Ancak o, bunu Parmenides gibi hiç değişmeden kalan bir varlık, ve oluşumları, değişimleri
ve varlıkların çokluğunu yalnızca bir aldatmaca, bir yanılgı olarak görmez. O bunun tersini, yani her şeyin yalnızca bir değişim, sürekli bir akış olduğunu da öne sürmez. İşte Heraklit burada, hem sonraki yorumcular hem çağdaşları ve bunlar içinde özellikle, onun düşüncelerini tersyüz ederek öğretisini geliştirmiş olabileceği de sanılan Parmenides tarafından yanlış anlaşılmıştır. Ne var ki Heraklit’in şu sözü söylemiş olduğu da bir gerçektir:
“Aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz.” (Çünkü bu arada yeni sular akmış, ve biz de ikinci yıkanışımızda biraz değişmişizdir.) Ve şu ünlü söz: ‘Her şey gelip geçicidir, hiç bir şey kalmaz.” Bu söz ondan kalan metin parçaları içinde bulunmasa da gerek eski kaynaklarda gerek çağımızın felsefecilerince görüş birliğiyle ona yakıştırılmıştır.(18) Heraklit sonsuz değişimin ve zamanın gizini kendi derinliklerinde duymuştu.(19) Ancak onun içgörüsünün yüceliği bu kadarla kalmaz. O, tüm bu sonsuz akışın, değişimin ardındaki birliği, birlik
içindeki düzeni, yani «birlik yasası»nı görmüştü. “Çoklukta birlik ve birlikte çokluk!”(20)

Evrenin yaratılmadığına ve öncesiz zamanlardan beri var olduğuna inanan Heraklit’e göre insanın uyması gereken ilke «Logos» tur. Böyle bir sözcük nasıl çevrilebilir? Söz, kelam, mantıklı söz, mantık, akıl, ilke, yasa yoksa kural mı desek? Belki de bu kavramı soyut bir evren yasası olarak yorumlayabiliriz. Ancak tüm bu yorumların hiç biri kesin olamaz. Çünkü Heraklit kullandığı kavramların
yanlış anlaşılmasının önüne geçmek için hiç bir girişimde bulunmamıştır. Bu bakımdan onun, daha çok, içinden geldiği gibi, doğaçlama düşünceler ortaya attığı ve bir sözcüğün kendisiyle, o sözcüğün gösterdiği şeyi birbirinden ayırmadığı söylenebilir.
Heraklit’in de bir temel varlık, (ya da öğe) arayışı içine girdiği ve sonunda Miletliler gibi havayı, suyu değil de başka bir temel varlığı bulduğunu görüyoruz.  Heraklit, sonsuz yasaya uygun olarak, evrendeki karşıtlıklar ve kızgınlıklar keskinleşince duruma göre, parlayarak güçlenen ve sonra sönükleşen, derinliklerdeki «ateş»ten söz ediyor. Bu ateşi, bizim dar ya da geniş anlamda anladığımız ateş olarak değil de, olasılıkla derinliklerimizdeki güç ya da enerji olarak yorumlamamız gerekecek. Heraklit’in,
bu ateşi aynı zamanda Tanrıya benzetmesi ve insan ruhunun da bu ateşin bir parçası olduğunu söylemiş olması bu yorumu güçlendiriyor. Bu derinliklerdeki güçle (enerjiyle) aralıksız olarak çoklukları yaratan bu yüce yasa, «karşıtlıkların
birliği»ni içinde barındırır. Gelişim, karşıt güçlerin karşılıklı oynaşmasıyla olur. “Tanrı ise, hem gecedir hem gündüzdür, hem yazdır hem güzdür, hem savaştır hem barıştır, hem bolluktur hem darlıktır.” Düşüncenin düşünceyle, insanın insanla, erkeğin kadınla, sınıfların sınıflarla, halkların halklarla savaşı, evrenin uyumlu bütünlüğünü sağlar. Bunun için savaş, çatışma, her şeyin başı, anasıdır. Her nesne var olabilmek için karşıtına gereksinim duyar. “Çatıştıkça, ayrılmaya çalıştıkça daha derin bir anlamda birleştiklerini, bir yaylı çalgının yayıyla telleri gibi uyum içinde bütünleştiklerini anlayamıyorlar.”(21) Bunun için her türlü savaşa bir son verip, sonsuz barışı kurmayı özleyenlerin çabaları gerçeğin özünü göremeyen boş çabalardır. Çünkü yaratıcı gerilimler sona erer ve durgunluk başlarsa ölüm gelir. Bunun için bir insanın elde edebileceklerinin tümünü elde etmesi, bütün istediklerine kavuşması güzel bir şey değildir. Çünkü sağlığı değerli yapan hastalıktır, kötülükle ölçüldüğünde iyiliğin değeri anlaşılır, açlık çekilirse doymanın ne olduğu bilinir, yorgunluk olmadan  dinlenmenin tadına varılamaz. Karşıtlıkların birbirini gerektirmesi ve birbirleriyle bir arada bir bütün olması düşüncesini ve böylelikle, bugüne dek oluşumun gizini çözmeye çalışan en başarılı açıklama diye nitelenen diyalektik  gelişme öğretisinin ilk modelini ortaya atmış olan Heraklit’in bu düşüncelerinin, ölümünden binlerce yıl sonra, Hegel’de ve Marxçıların «Diyalektik Maddeciliği»nde (dialektischer Materialismus) yeniden dirildiğini görüyoruz. (Bu arada, diyalektik kavramının iki ayrı anlamda kullanılabileceğini belirtmeliyiz:

Eski Yunanlıların anladığı ilk biçimiyle diyalektik, bir düşüncenin karşılıklı tartışma sonunda kanıtlanması sanatıdır, – bu sözcük Yunanca tartışma, söyleşme, sözcüğünden türemiştir. Çağımızda ise diyalektik denince, bir gelişim, bir oluşum sürecini başlatan çelişik ilişkilerin, güçlerin karşılıklı çatışma, uzlaşma sonucu başka bir bağlamda yeniden dengelenmesi ve yenilenmesi
sürecini açıklayan bir evrim öğretisi akla gelir. – Bu durumda diyalektiğin kişiler (filozoflar) arasındaki
tartışma ya da çekişmeden, nesneler, güçler arasındaki tartışma ya da çatışmaya dönüştüğü anlaşılıyor.)

«Logos»u, özgürce, insanı da içine alan «evrendeki her şeye egemen akıl» diye yorumlayabilirsek ruhun ölümden sonra “karanlıkta sönen bir ışık gibi” sönerek ona döndüğünü söyleyen Heraklit’in çok tanrılı Yunan inanç dünyasından uzaklaşarak
içinde her şeyi barındıran ve tüm karşıtlıkların kalktığı tek bir Tanrı düşüncesine ulaşmış olduğunu ileri sürebiliriz. Heraklit bu adımı bilinçli olarak atmamış olsa bile onun şu sözü bu yönde ilerlemiş olduğunu gösterir: «Tanrı için her şey iyi ve doğrudur.
insanlar birine doğru, birine yanlış, birine kötü, birine iyi derler.” “Ben kendi kendimi aradım”, diyerek kendisinden
övünerek söz eden Heraklit, kendisinden önceki düşünürler gibi yalnız insanın derinliklerini araştırmakla kalmamış, insanı ve insan davranışlarını varoluşun derin anlamı içindeki yerine oturtmaya da çalışmıştır. (22)

Heraklit’ten sonra Yunan düşüncesi böylesi bir enginliğe ve derinliğe ancak Platon ve Aristo’yla yeniden ulaşabilmiştir. Heraklit’in önemi bir akımın öncüsü olmasından değil – böyle bir akım da bir zamanlar varmış – günümüze dek süren etkisinden
bellidir. Onun ortaya attığı «Logos» kavramı Hıristiyan din biliminin önemli kavramlarından biri olmuştur. Onun «karşıtlıkların birliği» öğretisinin Hegel’de yeniden ele alındığına değinmiştik. Herbert Spencer’in ortaya attığı gelişim öğretisinde de
Heraklit’i anımsatan pek çok yan bulunmaktadır. Heraklit’in savaşı her şeyin başı olarak gören düşüncesi Nietzsche ve Darwin de yeniden belirir. Koyu, gizemli karanlıklar ardında gizlenmiş olan bu düşünürden felsefe tarihine kalan metin parçalan, hâlâ tam olarak ortaya çıkmamış, kökü çok eski ve derin bir bilgeliğin özünü akıtan kesik damarlar gibi durmaktadır.

İLKÇAĞ FELSEFESİ HİNT ÇİN YUNAN-  H . J . STÖRİG

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Demokritos (MÖ 460-370)

Doğum ve Ölüm: Abdera- Yunanistan

Anaxagoras’ın felsefe tarihindeki önemi, âlemin oluşmasında teleolojik görüşü ilk defa ortaya atmış olmasından ileri geliyordu, Bunun tam zıddı olan görüşü de ilk defa Demokritos ortaya attı. Demokritos, Leukippes adlı bir filozofun öğrencisi olmuştur. Söylendiğine göre, Leukippos, aslen Milet’li imiş, oldukça genç bir yaşta Elea’- ya gelmiş ve sonraları Trakya’da, Abdera şehrinde mektebini kurmuştur.

Demokritos, Leukippos’un mektebini kurduğu bu Abdera şehrinde doğmuş ve Leukippos’un mektebine devam etmiştir. İlk Çağ literatüründe, Demokritos’la Leukippos’un, düşünce ve eserleri birbirinden ayrılmaz. Her vakit, Leukippos, Demokritos nazariyesinden söz edilir. Bununla birlikte, Demokritos’un hocasını, kat kat aşmış olduğu da muhakkaktır.

Leukippos ve Demokritos, bir yandan Elea mektebinin öte yandan, Milet mektebinin tesiri altında kalmışlardır. Demokritos ve Leukippos, pratik sonuçları bakımından günümüzde yeni bir çıtır ve yeni bir devir açmış olan çok önemli bir nazariyenin, yani, atom nazariyesinin ilk kurucularıdırlar.

Gerçi, bu filozoflardan önce, Empedokles ve Anaxagoras da, bütün varlıkların sonsuz bir şekilde küçük olan bir takım unsurlardan meydana geldiğini ileri sürmüşlerdi. Ancak, bu en küçük unsurları, bu gün anladığımız manada atom olarak açıklayan Leukipposla Demokritosolmuştur.

Atom nazariyesini ilk defa şuurlu bir şekilde ortaya koyan Demokritos, tipik bir bilgindir. Demokritos’a göre, atomların varlığı, logik yoldan temellendirilebilir. Çünkü gerçekte, sonsuz bir şekilde bölünmek mümkün değildir. Her cisim, artık daha fazla bölünemeyen en son unsurlarına ayrılır.

Elde edilen bu en son unsurların, yani, atomların daha fazla bölünemeyişleri, küçüklüklerinden dolayı değil, sertliklerinden dolayıdır. Atomlar, çok küçük olduklarından bölünmezler. Bunlar, ancak bazı özel durumlarda meselâ, Güneş tarafından aydınlatılmış olan havadaki toz atomlarının göründüğü gibi görülebilirler.

Demokritos’a göre, atomların üç sıfatı vardır; Sertlik, şekil ve büyüklük. Her atom, serttir ve bir karşı koyma gücüne sahiptir. Her atomun, bir şekli ve bir büyüklüğü vardır. Yuvarlak, çıkıntılı, oyuk, çeşitli şekilde atomlar vardır. Atomların büyüklükleri de çeşitlidir. Bazı özel durumlarda gözle görülebilecek büyüklükteki atomlardan, gözle görülemeyecek kadar küçük olanlara kadar değişik büyüklükte atomlar vardır.

Renk, yalnız gören bir göz için, ses, ancak işiten bir kulak için, sıcaklık ve soğukluk da yalnız dokunan bir el için mevcutturlar. Bütün bu olgular, duyu organlarına bağlıdırlar ve duyu organları olmadan düşünülemezler. Buna karşılık, sertlik, şekil ve hareket, atomların kendilerinde mevcuttur ve duyu organlaşma hiç bir şekilde bağlı değildir. Bu sonuncu sıfatlar, atomların kendileri gibi, öncesiz ve sonsuzdurlar.

Ne meydana gelmişlerdir ve ne de yok olacaktırlar. Demokritos, tabiata, mekanik bir zorunluğun hâkim olduğunu ileri sürer. Bu bakımdan Anaxagoras tarafından ortaya atılan teleolojik görüşü tam zıddım kabul eder. Ancak, Demokritos da Anaxagoras gibi âlemin oluşmasını, bu atomlardan, düzenli bir dünyanın nasıl meydana gelmiş olduğunu açıklamaya çalışır.

Şu halde dünya yüzündeki bütün varlıklar, aynı cinsten olan atomların bir araya gelmesinden meydana gelirler. Böylece, Demokritos’a göre, dünya yüzündeki bütün varlıkların ve bütün bu oluşmanın tek sebebi mekanizm ve zorunluluktur.

Demokritos, organik hayatı da aynı şekilde, atom nazariyesi ile açıklar. Canlıyı meydana getiren atomlar, küre şeklindedir ve son derece süratle hareket ederler. Bunlar, her şeye geçebilen çok hafif atomlardır. Ruhu da bunlar meydana getirmektedirler. Demokritos, felsefe tarihinde şimdiye kadar gördüğümüz filozoflar arasında en materyalist olanıdır.

Demokritos böylece, âlemin kendiliğinden ve mekanik bir zorunlulukla ortaya çıktığını ileri sürmekle, bu âlemi düzenleyen makul bir kuvvetin varlığı düşüncesini ortadan kaldırmakta, dolayısıyla «atheism» e varmaktadır.

Demokritos’a göre bütün bilgimiz duyularla elde edilir. Ancak, duyularla elde edilen bu bilginin daha sonra akılla da kontrol edilmesi gerekir. Duyular içinde, kendisine en çok güvenilebilecek olanı dokunma organıdır. Çünkü bu organ, bize, atomların gerçek tatları olan, şekil, büyüklük ve sertlik gibi esasları tanıtmaktadır. Buna karşılık, görme ve duyma organlarımız, sübjektif olan bir takım tatları tanıtmaktadırlar.

Bununla birlikte, Demokritos, görme ile ilgili olan algı üzerine, tesiri Orta Çağa kadar sürmüş olan bir nazariye ortaya atmıştır. Demokritos, cisimlerden bir takım hayallerin çıkarak göze geldiğine ve gözde bu şekilde görülen cismin bir hayalinin meydana gelmiş olduğuna inanır. Böyle olunca, Demokritos’un görme eylemine neden çok güvenmediği de kendiliğinden anlaşılır.

Dokunma organı ile cismin doğrudan doğruya kendisini tanırken, görme organ ı ile cismin yalnız hayalini tanırız. Demokritos’dan kalan bazı fragmentlerde, filozofun ahlâk görüşlerine de rastlamaktadır. Demokritos, ahlâk görüşünde esas itibariyle, iki düşünceyi savunur.

Demokritosun, ahlâk görüşündeki düşünceleri
  1. Aşırı isteklerin ve içgüdülerin akıl ile dizginlenmesi ve insanın kendini, bazı şeylerden yoksun etmeyi bilmesidir. İnsan, yoksunluğa katlanmayı bilmelidir.
  2. İnsan, bütünün çıkarını, her vakit, kendi çıkarından üstün tutmayı bilmelidir.

Kendilerinden söz ettiğimiz bu üç düşünün Empedokles, Anaxagoras ve Demokritos, dünyanın oluşmasında, aynı cinsten unsurlarının bir araya gelmesi ile aynı cinsten olan bütünlerin meydana geldiğini kabul ederler. Meselâ, su atomlarından, su nehir ve büyük denizler meydana gelmiştir.

Toprak atomlarından, toprak, dağlar, et atomlarının bir araya gelmesinden de et meydana gelir. Bu filozoflara göre, bir şeyin yok olması, o şeyi meydana getiren unsurların dağılması, bir şeyin meydana gelmesi ise unsurların yeni bir ölçüde birleşmesidir.

Bu üç düşünürden her biri, unsurların birleşmelerini ve ayrılmalarını meydana getiren esas hakkında ayrı ayrı görüşler ortaya atmışlardır. Bu esası, her biri kendi yolunda ve kendi açısında açıklamaya girişmiştir. Şimdiye kadar göz önünde tuttuğumuz bütün filozoflar, insanlıkla ve tarihle ilgili olan sorularla, ya hiç ilgilenmemişler yahut da bunlara sathi bir şekilde dokunmuşlardır.

Bunlar, esas itibariyle, tabiat bilgini ve tabiat filozoflarıdırlar. Ancak, M.O. V. yüz yıla geçilirse durum değişir. Bu yüzyılda ortaya çıkan bir düşünürler gurubu, ilgilerini insanlık dünyasına çevirmiş, insanın kendini ve insanlık yaratmalarını göz önünde tutmuştur. İnsanla ve İnsanlık topluluğu ile ilgili sorular soran bu düşünürlere Sofistler adı verilmiştir.

Kamuran Birand- İlk Çağ Tarihi

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar