Navigation Menu

Georg Wilhelm Friedrich Hegel
27 Ağustos 1770- 4 Kasım 1831
Doğum: Stuttgart Almanya- Ölüm:Berlin, Almanya

Bundan ik i yüz yıl önce — 27 Ağustos 1770, Stuttgart’ta — doğ­muş olan Georg Wilhelm Friedrich Hegel, daha yaşadığı sıralarda
da, ölümünden hemen sonraki zamanda da çağının felsefe ve bilimini —pek tabiî olarak özellikle Almanya’da— çok büyük ölçüde etkilemiştir. Bu büyük etkiye, daha Hegel’in yaşadığı günlerde, genç Schopenhauer boşuna karşı çıkmayı denemiştir: Schopenhauer Berlin Üniversitesinde derslerini, bütün ömrü boyunca baş hasmı saydığı Hegel’in dersleriyle bile bile aynı saatlere koymuş; ama boş sı­ ralar önünde konuşmak zorunda kalmış sonunda; derslerine topu topu dokuz kişi gelmiş. Hegel’in ölümünden on yıl sonra da, 1841
yılında, devrin romantik Prusya Kiralı IV. Friedrich Wilhelm, Hegel’in rasyonalizmine, Özellikle de hegelciliğin sol kanadına bir karşı
ağırlık olur umuduyla, romantizmin filozofu Schelling’i Berlin Üniversitesine çağırmıştır. Ama bütün umutlar boşa çıkmış, Schelling
Berlin’de hiç bir yankı bulamamıştır.

Ancak, Hegel’in etkisi büyük olduğu ölçüde, kendisine yapılan tepki de Öylesine büyük olmuştur. Bu tepkilerin özellikle ikisinden, günümüze kadar uzanan, hatta günümüz için karakteristik sayabileceğimiz ik i düşünce çığrı doğmuştur: Karl Marx’m felsefesi ile varoluş —existens— felsefesi. Bunlardan ilki, marxizm, günümüzdeki sosyalist ülkelerin resmî felsefesidir; bu ülkeler için teori ve eylemin temelidir, ikincisi, varoluş felsefesi ise bundan bir süre öncesine kadar, bir aralık —hele ikinci Dünya Savaşından hemen sonraki yıllarda— sosyalist ülkeler dışındaki Batı’da en yaygın olan, bir çeşit moda olan felsefeydi.  Bu konuşmada Hegel’in öğretisi, yalnız insan, insanın kültürü ve tarihi sorunları bakımından, kendisine karşı çıkmış olan bu iki çığır ile —marxçı ve varoluşan felsefelerle— bir tartışma ortamı  içinde belirtilmeğe çalışılacaktır. Bu tartışmada Hegel’in birtakım düşünceleri —başka kılıklara bürünerek de olsa— günümüze kadar ulaşacak, birtakım anlayışları da tam karşıtlarına dönüşeceklerdir.

Hegel felsefesinin «yaşayan yönleri» derken, bunu, bu anlamda günümüze kadar ulaşmayı anlıyoruz. Çıkış noktası olarak Hegel’in pek yaygın olan ünlü bir sözünü alalım: «Her us’la ilgili olan gerçektir; her gerçek olan da us’la ilgilidir*». Bu önerme Hegel felsefesinin güzel bir özeti sayılabilir. Bununla Hegel’in ne demek istediğini biraz açmağa çalışalım: Burada sözü geçen «us» (akıl) her insanda az ya da çok bulunan düşünme yetisi değil; insanın —süjenin— dışında bir ilke; insanı da, insanın içinde bulunduğu doğa dünyasını da, kültür dünyasını da, her şeyi oluşturan temel varlık bu. Bu temel varlığa, bu evren ilkesine Hegel «us» yanında «ide», «töz», ya da kendi terimiyle «Geist» (tin) der. Kendisine verilen adlardan da anlaşılıyor: bu, tinsel nitelikte  olan bir ilke. İşte, Hegel’e göre, bütün varlık bu tinsel ilkenin, buevrensel us’un kendini açmasından, taşıdığı olanakları ortaya koymasından meydana gelmiştir. Bu oluş, bir «iç»in belli bir ereğe doğ­ru belli bir biçimde ilerleyerek «dışlaşması»dır. Gelişmenin biçimi de —yine Hegel’in kendi deyişiyle— dialektik’tir; yani karşıtlıkları, çelişkileri bunları ortadan kaldıra kaldıra yürüyen bi r ilerlemedir ve ulaşmak istediği de, ereği de, kendinin ne olduğunu bilmeğidir; bu bilinçle birlikte oluşan, bu bilincin kazandıracağı özgürlüktür.

Bunu biraz daha açarak söylersek, Hegel’de gelişme şöyle ve şunun için :
1 — Evrensel Us (temel ilke) en başta kendi içine kapalı bir olabilirlikler (olanaklar) bütünüdür. Kendi kendinedir, kendi içindedir.
Hegerin deyişiyle: Thesis durumu bu.

2 — Olanaklarının ne olduğunu bilmek için gelişmeye başlayan «Us», ilkin kendini «doğa» olarak dışlaştırmıştır. Ancak, doğada
Evren ilkesi Özüne aykırı, özüyle çelişik bir duruma düşmüş, kendisineyabancılaşmıştır. Çünkü tinsel nitelikte olan Us doğada «maddî»
bir şey olmuştur. Dolayısıyle bilinç yok burada. Ayrıca, sıkı determinizm yüzünden burada özgürlük yok; boyuna oluş yüzünden kalırlık (süreklilik) yok; sayısız nesnelere bölünme yüzünden birlik de yok. Oysa bilinç, özgürlük, sürüp gitme ve birlik, bütün bunlar,
Temel İlke’nin baş özellikleridir. Bunlardan doğada yoksun kaldığı için, Evrensel Us kendi kendisiyle bir çelişmeye düşmüştür.
Antithesis durumu bu.

3 — Bu çelişki, bu kendi özüne aykırı düşme, Us’un gelişmesindeki üçüncü aşama olan insanın ve kültürünün dünyasında ortadan
kalkacaktır. Artık burası Us’un özüne uygun olan bi r dünyadır: çünkü burada bilinç de var, birlik, süreklilik ve özgürlük de var.
Burada Evrensel Us artık «kendindedir ve kendisi içindir». Gerçi başlangıçta da «kendinde» idi, ama henüz bir gerçek değildi, ancak
bir olanaktı. Doğada bir «gerçek» olmuştu, ama «kendinde» değil, «kendi dışında» kalmıştı. Şimdi insanın dünyasında yine «kendindedir», kendini bulmuştur. Üstelik gerçeklik kazanmıştır; hem de bu, «kendisi için» olan bir gerçekliktir, doğa aşamasında olduğu gibi «kendi özü dışında» olan bir gerçeklik değildir bu. Bu da synthesis durumudur. Hegel’in Öğretisinden ilkin belirtmek istediğimiz düşünceler şimdilik bu kadar. Bu düşünceleri çok soyut, anlaşılmaz bulanlar olacaktır. Ama Hegel felsefe tarihinde böyle düşünen tek filozof değil. Onunki felsefe tarihinde sık sık rastlanan bir düşünme modelidir. Üstelik Batı felsefesi bu türden bir düşünme ile başlamıştır. Bu felsefenin en başında arkhe (temel varlık) sorunu yer almıştır. Batı felsefesinin ilk filozofu sayılan Milet’li Thales bütün varolanların kendisinden türemiş olduğu «ana varlığın» (arkhe’nin) ne olduğunu sormuş ve bunun «su» olduğunu ileri sürmüştür. Hegel’in de bütün varolanların temeli diye tasarladığı Evrensel Us, «İde» ya da «Tin», ana varlık (arkhe) sorusuna verilmiş bir cevaptan başka bir şey değildir. Bu bakımdan Thales’in «su»yu ile Hegel’in «Tin»i öz ve kavram olarak aynı şeylerdir, görev ve rolleri de aynı.

Thales ile Hegel’in bu «temel varlık» öğretileri birer «metafizik» tirler. Metafizik duyularımıza konu olan doğa dünyasının üstünde,
ötesinde bulunan konularla uğraşın, bu çeşit objeleri kendisine konu yapan bir öğretidir. Hegel’in Evrensel Us’u da elbette duyularımızı
çok aşan spekülatif bir kavramdır. Spekülatiftir, çünkü salt düşünme ile ortaya konmuştur; deneyi aşan bağlantılara yönelmiş olan,
bu bağlantıları deneye hiç dayanmadan doğrudan doğruya düşünmeyle bilmek istemekten oluşmuş bir kavramdır. Işte Hegel, felsefesinde bütün varlığa usun bu yüksek planından bakar ve bakışıyla da varlığın özünü, asıl gerçeğini kavradığını ileri sürer. Ona göre «Felsefe, objelerin düşünce ile görülmesidir. Bu düşüncenin kendi dışından gelecek gereçlere —yani duyuların sağladığına— ihtiyacı yoktur, o kendi kendisinden beslenir; kendi kendisini işler; bilgisinin maddesini de, formunu da kendinde bulur».
«Felsefî düşünce varlığın özünü kavrar». Bu kavrama da düşünmenin kendi içinde çalışması, kendi başına işlemesiyle olur. Düşünmenin bu kendi içine bakmasıyle, varlığı upuygun (adaequat) olarak yansıtan kavramlar sistemi dialektik bir biçimde oluşurlar. Hegel’in bu anlayışında metafiziğe büyük bir inanç, düşünmenin gücüne bü­yük bir güven var. Hegel’in öğretisi metafizik-spekülatif sistemlerin en atılganı, en büyüklerinden bir i ve en sonuncusudur. En sonuncusu, çünkü Hegel’in 1831 yılında Berlin’de koleradan ölmesinden bu yana Batı dünyasının ortamı, yaşama duygu ve stili artık bu çeşitten metafizik sistemler için elverişli değildi. 1830 larda deneye dayanan doğa bilimlerinde (fizikte, kimyada…) büyük gelişmeler olmuş, günümüz teknolojisinin ilk önemli adımları o sıralarda atılmıştır : Avrupa’da ilk demiryolları kurulmuş; telgraf, fotoğraf geliştirilmiş; elektrik tekniğine temel olacak araştırma ve denemeler yapılmıştır. Teknolojideki bu gelişmelere paralel olarak da sosyal alanda endüstri toplumunun kuruluş yılları başlamıştır. Bütün bu gelişmeler de natüralist-positivist bir dünyagörüşüne yol açmıştır. Böyle bir ortamda idealist Hegel felsefesinin yaşama ve gelişme şansı olamazdı. Nitekim Hegel’in ölümünden hemen sonra okulu dağılmağa başlamış, sistemi de çökmüştür.

Konuşmamızda kabataslak bir tablosunu çizmeyi denediğimiz Hegel’in öğretisiyle yapılan tartışmanın, Hegel’in idealist metafiziğinden
ne kadar başka olan sonuçlara vardığını göstermeğe çalıştık. Hegel’den sonra, onun yaptığı gibi, son ve salt bir ilke (Evrensel Us) bakımından bütün varolanları anlaşılır bir düzen içinde derleyip toplayan bir sistem denemesi yapılmamıştır, artık yapılamaz da sanıyorum. Batı felsefesinde son büyük metafizik sistemi kuran Hegel’in ölümünden bir yarım yüzyıl sonra Nietzsche «Tanrı öldü»
demişti. Fransız varoluşçuluğunun ileri gelenlerinden Sartre «Tanrıtanımaz bir dünyada yaşıyoruz… Bundan dolayı insan kaçınamayacağı, sıyrılamayacağı bir özgürlüğe mahkûm, insan böyle bir dünyada karar vermek zorundadır. Ama onun bu özgürlüğü de artık anlaşılır olan, usla ilgisi olan bi r seçme değil» diyor. Nietzsche ile Sartre’m bu dedikleriyie konuşmanın başında andığımız Hegel’in şu «Usla ilgisi olan gerçektir ve gerçek olan Usla ilgilidir» düşüncesinini karşılaştırırsak, o günden bugüne neyin değişmiş olduğunu anlamış oluruz sanıyorum.

Tamamı: Macit Gökberk- Yaşayan yönleriyle Hegel

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Immanuel Kant

22 Nisan 1724-12 Şubat 1804

Doğum-Ölüm: Königsberg, (Kaliningrad) Almanya(Bugün, Rusya)

 

Felsefedeki günah keçilerinin listesi oldukça kabarıktır. Immanuel Kant da, diğer birçok filozofla aynı kaderi paylaşarak, ölümünden günümüze kadar birçok kötülükten sorumlu tutulmuştur. Kimi zaman ezeli eleştirmeni Nietzsche’nin üzerine yapıştırılan etiketle, Holocaust ile ilişkilendirilmiş, kimi zaman ise Ayn Rand gibi vahşi kapitalizmin savunucuları tarafından gelmiş geçmiş en şeytanî kişilik olarak konumlandırılabilmiştir. Tüm bunların karşısında onu ideal toplumun kuramcısı, demokrasi, özgürlük ve insan hakları düşüncesinin felsefî temellerinin mimarı olarak görenler de vardır. Lacan ise, Kant’ı Sade’ın ikiz kardeşi olarak ele alırken, Karatani onu Marx’a daha yakın bulmuştur. Bu yorum kalabalığında gerçek Kant’ın hangisi olduğu sonlanmayacak bir tartışmadır ve söz konusu tartışma Kant’ın kişiliğinden çok düşüncelerini muhatap alır; oysa her düşünür için geçerli olduğu gibi Kant söz konusu olduğunda da es geçilmemesi gereken önemli bir nokta vardır: Kant’ın düşünceleri yaşamından bağımsız değerlendirilemez. Bu durum Kant’ın bir eylem adamı olmasından değil, düşüncelerine, yaşadığı yüzyılın kokusunun sinmesindendir.

Sağlığında otobiyografi yazmaya yanaşmayan, hakkında yazılan biyografilere de her zaman muhalefet eden, söz konusu çalışmaların ancak ve ancak kendisi öldükten sonra yayımlanabileceğini şart koşan bir filozof olarak Kant’ın, ölümünden bugüne kadar kayda değer sayıda biyografisi (yaklaşık 483 çalışma) yayımlandı. Ne var ki, Kant’ın yaşamını kaleme almaya soyunan her biyografi yazarı büyük bir sorunla karşı karşıya bulur kendini. Bu durum, tam da Kant’ın biyografik gelişiminden kaynaklanır: Kant, ketum bir karaktere sahiptir. Kendi hakkında çok az şey yazmış, mektuplarında dahi çok az kişisel veriyi açık etmiştir. Günlükleri bile kişiliği ve yaşamı hakkında eser miktarda veri barındırır. Bu yüzden biyografi yazarları oldukça meşakkatli bir işe soyunarak filozofun hayatını masaya yatırmaya uğraşır. Bu yazarlardan kimi, filozofun ölümünden hemen sonra işe koyulmuş, “gerçek” Kant’ı insanlara anlatmak amacıyla, merhumun bilinmeyen kötü yönlerini ifşa etmek istemiş, onun yakınlarına karşı ne kadar acımasız ve kibirli olduğunu yazmış, kimi de bu saldırılara karşı Kant’ı savunmak için kolları sıvamış, onun yüksek erdemlerini anlatmaya koyulmuştur. Kant hakkında yazılan son biyografilerden birinin yazarı olan Manfred Hühn’e göre ise ne yazık ki, bu biyografi bolluğunda Kant’ı, felsefesi ve yaşamı arasındaki paralelliklerle beraber ele alabilmiş, filozofun düşünsel macerasını yansıtabilmiş oldukça az eser vardır.

Her filozofun hayatı merak konusudur, ancak Kant özel bir konumdadır. Kant’ın hayatı diğer filozofların hayatları ile karşılaştırıldığında fazla “tekdüze” ve hatta bazılarına göre “sıkıcı” bile bulunabilir. Örneğin Nietzsche’nin ya da Wittgenstein’ın fırtınalı hayatlarını bilenler, komşularının saatlerini ayarlamak için günlük yürüyüşlerini takip ettikleri, yaşamı boyunca Königsberg’ten çıkmamış Kant’ın hayatını belki çok da merak etmeyeceklerdir. Ancak Kant’ın özel konumu tam da burada yatar.  Onunki, bir filozofun her koşulda doğru düşünmek ve doğru eylemek çabasıyla geçirdiği bir yaşamın hikâyesidir. Bu hikâyede yolculuklar, aşklar, acele verilen kararlar yoktur. Kant, genç yaşından beri en büyük heyecanı düşüncenin sonsuz deviniminde ve özerkliğinde bulur. Düşünce ve eylem arasındaki mükemmel uygunluğa ulaşıp ulaşılamayacağı, her koşulda iyiyi istemenin doğru eylemi garanti edip etmediği ayrı bir tartışma konusu olarak aklımızın bir köşesinde dursun, ancak Kant’ın hayatını bilmek her şeyden önce Cassirer’in deyimiyle onun hayatla olan dönüşümlü ilişkisini bilmektir. Çünkü Kant, biraz ihtiyatlıca da olsa, sadece düşünceleriyle yaşama şekil verme amacında değildir, bağımsız öznelliğine karşın yaşam da onu sürekli şekillendirir.  Bu yüzden Kant’ın tüm yüzyıla yayılan yaşamı 18. yüzyılın ahlakî ve siyasal yapısından ayrı düşünülemez. Demokrasinin ve cumhuriyet idesinin her zamankinden daha çok tartışmalı hale geldiği günümüzde Kant’ı hatırlamanın önemi de onun, mutlak monarşilerin yıkılarak parlamenter demokrasinin doğum sancılarının yaşandığı, iki önemli tarihi olayın, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilanının ve Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği bir dönemin filozofu olmasında yatar

Kant’ın Eğitimi: Püriten Ana Kucağından Krallık Okullarına

Asıl adıyla Emanuel Kandt, 22 Nisan 1724 yılında, bugün Rusya sınırları içinde bulunan Kalliningrad’da, o zamanki adıyla Königsberg’te doğar. Annesi Regina Dorothea, oldukça dindar ve otoriter bir ev kadınıdır. İskoçya kökenli babası Johann Georg ise saraçtır. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü evladı olan Immanuel’in kendinden önce doğan kardeşlerinden sadece bir tanesi yaşar. Yaşadıkları muhit küçük çocuklar için pek güvenli olmadığından ve belki de erken ölen evlatların acısından aile Immanuel’in üzerine özellikle titrer.

Annesi Kant’ı daha küçük yaşlardan itibaren sıkı bir dinî ve ahlakî disiplinden geçirir. Kant, ana kucağında aldığı bu ilk eğitimi her zaman saygıyla hatırlayacaktır. Regina Dorothea, Kant’ın dediği gibi, filozofun hem kişiliği hem felsefesi üzerinde en büyük etkiyi yaratan insan olarak anılır. Sıkı bir püriten olan Regina, ne yazık ki, Kant henüz on üç yaşındayken hayata gözlerini yumar. Ancak Kant onun öğrettiklerini yaşamının sonuna kadar asla unutmayacaktır.

İlk resmi eğitimini Kant, Prusya Kralı I. Friedrich’in okulu olan Collegium Fridericianum’da alır. Burada, sekiz yaşından on altı yaşına kadar teoloji ağırlıklı olmak üzere, mantık, Eski Yunanca ve Latince öğrenir. Collegium Fridericianum’daki eğitim evdekinden çok daha disiplinlidir. Dersler sabah saat yediden akşam altıya kadar sürer. Ancak Kant, çalışkan kişiliği sayesinde hiç zorlanmadan okulundaki en başarılı öğrencilerden biri olur.

Kralın öldüğü ve oğlu II. Friedrich’in tahta çıktığı 24 Eylül 1740 günü, on altı yaşındaki Kant, Königsberg Üniversitesi’ne, diğer adıyla Albertina’ya kabul edilir.  Bu üniversite de yine bir kral tarafından, Albertus von Brandenburg tarafından 1544 yılında kurulmuştur. 18. Yüzyılın ilk yıllarında tüm Almanya’da yalnızca 27 üniversite ve toplamda 9000 öğrenci vardır. Albertina ise bu üniversiteler arasında önemli bir konumdadır. Kant, zorlu giriş sınavını başarıyla geçip üniversiteye kaydını yaptırdığında bir zanaatkârın oğlu olarak ciddi anlamda sınıf atlamış olur ve entelektüel gelişimi için önemli olacak bir bağımsızlığa kavuşur. Çocukluğundan ilk gençliğine kadar almak zorunda olduğu dinî eğitimden sonra üniversitede daha farklı alanlarda çalışma fırsatını kazanacaktır.

18. yüzyılın ilk yarısında Albertina’da yalnızca dört fakülte vardır: teoloji, hukuk, tıp ve felsefe. Bu dört fakülte arasında felsefe diğer fakültelerin altında yer alırken, teoloji, felsefe fakültesi başta olmak üzere tüm fakültelere hükmeden aslî fakülte olarak görülür. Bu durum etkisini, felsefe öğretiminde de gösterir. Çok sonları Kant, fakülteler arasındaki bu hiyerarşiyi Fakülteler Çatışması adlı eserinde eleştirel bir tarzda yorumlayacaktır.

Albertina’da felsefe eğitimi söz konusu hiyerarşi yüzünden asıl olarak teoloji ağırlıklıdır ve Königsberg’e hâkim olan ortodoks Protestanlığın etkisi ile Yeni Çağ filozoflarındansa Aristoteles’in okutulması yeğlenmektedir. Kant, üniversiteye geldiğinde ise bu durum az da olsa değişmiş, Aristoteles etkisi görece azalmış ve Descartes gibi düşünürler öğretilmeye başlanmıştır. Bu dönemde felsefe fakültesi Wolff ve Leibniz etkisindedir. Kant da öğreniminin ilerleyen yıllarında her iki düşünürden büyük ölçüde etkilenecektir. Ancak ünlü filozofun üniversiteye ilk başladığı senelerde felsefe okumaya niyetlendiği şüphelidir. Almış olduğu felsefe dersleri tüm üniversite öğrencileri için zaten zorunludur. Teolojiyi ise aslî alan olarak seçmediği bilinen Kant’ın gerçek ilgisi öğrenimin ilk yıllarında doğa bilimlerine, en çok da fizik ve coğrafyaya yönelik olacaktır. Ancak yine de filozof, matematik, mantık, felsefe olmak üzere çok çeşitli alanlardan dersler almıştır. Cassirer’e göre Kant’ın bu merakı, genel olarak bilimin her dalında kendini yetkinleştirme hedefinden kaynaklanır. Çünkü başından beri Kant’ın ilgisini çeken şey, “bilim” kavramının kendisidir. Bunda Kant’ın hocası Profesör Martin Knutzen’in payı büyüktür. Knutzen, mantık ve metafizik kürsüsünde profesördür ancak derslerinde doğa felsefesi, astronomi ve fizik gibi çeşitli disiplinler sıkça ele alınır. Knutzen’in asıl çalışma alanı ise Leibniz ve Newton üzerinedir. 1746 yılında, yirmi iki yaşındaki Kant da ilk çalışmasını bu iki düşünür üzerine hazırlar: Canlı Kuvvetlerin Doğru Değerlendirilmesi Üzerine Düşünceler (Gedanken von der wahren Schätzung der lebendigen Kräfte).

Kant’ın İlk Çalışmaları

Başlığından, Kant’ın söz konusu çalışmasının salt fizik bilimini ilgilendiren bir tartışmayı ele aldığı düşünülse de, düşünürün bu yazıdaki aslî derdi yine bilim kavramının kendisidir. “Ölü kuvvetler” ve “canlı kuvvetler” arasındaki ayrımın tartışıldığı çalışmada Kartezyen mekanizmin karşısına Newton fiziği ve Leibniz’in monad öğretisi çıkartılır. Kant, Leibniz’i savunmakla beraber onun düşüncesindeki eksikleri vurgulayarak soruna yeni bir çözüm önerisi getirmeye uğraşır. Kant’ın bu ilk çalışması oldukça iddiasız bir şekilde kaleme alınmış ve kayda değer bir etki yaratmamış olsa da, bu metinde “metafizik” ve “bilim” kavramları arasında yapılan ayrım, filozofun önemli bir düşünsel uğrağını ifade eder. Kant’ın olgunluk eserlerinde ortaya çıkacak olan “eleştiri” kavramının ilk nüveleri bu eserde okunabilir. Çünkü Kant’ın buradaki asıl tartışması bilginin sınırları, düşünmenin imkânları ve yöntemi üzerinedir. Dolayısıyla ilk başta çağrıştırdığının aksine Kant’ın ilk eseri, fiziktense metafizik üzerine bir çalışmadır. Yine de kuşkusuz Kant’ın o dönemde fizik ve astronomi ile ilgili başka birçok çalışması da vardır. Filozof, metafiziğin yanında her zaman fen bilimleri ve kozmolojiye büyük bir ilgi duymuştur. Belki de gelecekte belirginleşecek olan metafizik ile ilgili temel kaygısı da bu merakta yatmaktadır.

Kant’ın babasının ve Profesör Knutzen’in art arda ölümlerinden sonra baş gösteren maddî sıkıntılar, filozofun üniversite öğrenimine bir müddet ara vermesini gerektirir. Yaklaşık altı sene süren bu zaman diliminde Kant, özel öğretmenlik yaparak soyluların evlerinde çocuklara ve gençlere eğitim verir. Ancak akademiden ayrı kalsa da bu dönemde okumalarını bırakmaz. 1754 yılında akademik dünyaya geri dönen Kant’ın yayınlanan iki makalesinin başlıkları onun bu dönemde fen bilimleri üzerine yoğun olarak çalıştığının kanıtı gibidir: Dünyanın Dönerken Değişip Değişmediği Sorusunun Araştırılması(Untersuchung der Frage, ob die Erde in ihrer Umdrehung einige Veränderung erlitten habe) veDünyanın Yaşlanıp Yaşlanmadığı Sorusu Üzerine (Die Frage, ob die Erde veralte). Hemen sonrasında Kant, Genel Doğa Tarihi ve Gökyüzü Kuramı (Allgemeine Naturgeschichte und Theorie des Himmels) adlı çalışmasını yayınlar ve master öğrenimini Ateş Üzerine (Über das Feuer) adlı tezi ile tamamlar. Daha sonra Metafizik Bilginin Temelleri (Grundsätze methaphsyischer Erkenntnis) konusundaki doktora çalışması ile üniversitede ders vermeye hak kazanır ancak henüz akademik bir kadro elde etmiş değildir.

1756 yılına gelindiğinde,  Kant, daha çok fizikî coğrafya üzerinde yoğunlaşır. Rüzgâr kuramı, büyük Lizbon depremi gibi konularda makaleler yazar. Tüm bu süreç içerisinde yaptığı birkaç kadro başvurusu reddedilirken, daha sonraları Erlangen ve Jena’dan gelen cazip kadro tekliflerini de kendisi kabul etmeyecektir. Çünkü Königsberg Üniversitesi’nde kalmak onun tek ve en büyük hayalidir, bu yalıtık ve tutucu şehirde yaşamak onun için neredeyse bir maxim halini almıştır. Şehir, 1758’de Ruslar tarafından işgal edildiğinde Kant, söz konusu işgalin Königsberg için çok daha hayırlı olduğunu düşünenlerdendir. Kente daha özgür ve demokratik bir atmosfer kazandırdığına inanılan Rus işgali sırasında Kant, kentin ileri gelenlerinin arasında oldukça sosyal bir hayat geçirir ve çevresi tarafından aranan bir kişilik haline gelir. Giyimine özen gösteren, bilardo oynamayı seven Kant’ın, sert mizacına rağmen çok az kişinin ayırdına varabildiği ince bir mizah duygusuna sahip olduğu da söylenegelir.

Sessizlik Yılları ve Eleştiri Kavramının Doğuşu

1762’de Königsberg’teki Rus işgali sona erdiği yıl, ünlü şair Herder, Kant’ın öğrencisi olur ve Rousseau’nun Kant’ta büyük heyecan yaratan iki kitabı Emile ve Contrat Social yayınlanır. Belki de bu heyecanın etkisiyle söz konusu dönemde filozofun ilgisinin metafiziğe ve insan bilimlerine yöneldiği görülür. Kant, bir yandan “Tanrı”, “güzel” ve “yüce” gibi metafizik kavramları tartışırken, bir yandan psikolojiye ve pedagojiye ilgi duymaktadır. Bunun yanında teoloji ve ahlak arasındaki ayrımları ele aldığı bir çalışması da yayınlanır. Bu dönemde Kant’ın yazdığı bir başka çalışma ise biyografik açıdan oldukça ilgi çekicidir: Bir Ruh Görücüsünün Metafizik Rüyalarla Açıklanan Rüyaları (Träume eines Geistersehers, erläutert durch Träume der Methaphysik). Almanya’da coşkulu bir taraftar kitlesine sahip olan ruh görücüsü Swendborg’un düşünceleri ve geleneksel metafiziğin yöntemiyle hesaplaşan bu alaycı çalışmanın ardından Kant, “zaman”, “mekân” ve “algı” gibi kavramlara eğilmeye başlayacaktır.

Kant, uzun yıllardır beklediği kadroya nihayet 31 Mart 1770 günü, 46 yaşındayken kavuşur. Sonunda Königsberg Üniversitesi felsefe bölümüne mantık ve metafizik profesörü olarak kabul edilmiştir. Profesörlük çalışması ise sonraki başyapıtlarının nüvelerini içeren Duyum ve Anlama Dünyasının Formları ve Temelleri Üzerine (Von der Forme der Sinnen und Verstandeswelt und ihren Gründen)  adlı tezdir.

Sonunda hedefine ulaşan Kant, profesörlüğü elde ettiği tarihten itibaren on yıl boyunca kendini geri çeker ve hummalı bir sessizliğe gömülür. Bu dönemde sosyal çevresinden kopar ve kendini tam anlamıyla felsefeye adar ancak kayda değer hiçbir şey yayımlamaz. Bu katı izolasyon ise felsefeyi derinden etkileyecek bir kitapla sonlanacaktır: Saf Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft). Kitabın oluşum sürecinde felsefe fakültesinin dekanlığına getirilen Kant, bu dönemde başta felsefî ve biyolojik antropoloji olmak üzere çeşitli dersler verir. Yine bu inziva döneminde Kant’ı derinden etkileyecek önemli bir tarihî gelişme yaşanır: 1776 yılında “eşitlik ve özgürlük” şiarıyla Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi Virginia’da ilan edilir.

On yıllık sıkı bir çalışmanın ardından sonunda, 1781 yılında Saf Aklın Eleştirisi yayımlandığında kitap büyük sansasyon yaratır. Kant, bu çalışmasıyla 18. Yüzyıl felsefesine hâkim olan empirizm ve rasyonalizm arasındaki tartışmayı sonlandırma iddiasındadır. Klasik metafiziğin dogmatizmini eleştiren empiristler, bilginin kaynağının akıl olamayacağını savunurken, skeptisizme yaklaşmaktadır. Kant, söz konusu tartışmanın her iki kanadını da eleştirmektedir. O, hem klasik metafiziğin içinde bulunduğu bunalımın farkındadır hem de skeptisizmin yaygınlaşmasından kaygı duyar. İşte Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabı bu ortamda, “Nasıl biliyoruz?” sorusuna üçüncü bir yanıt bulma çabasını ifade eder. Bu yanıt, kendisini dogmatik uykusundan uyandırdığını söylediği Hume’un rasyonalizm eleştirisi ile şekillenecektir. Felsefedeki “Kopernik Devrimi” olarak adlandırılacak olan Kant’ın üçüncü yolu, “bilgi nesnesinin bilen özneden bağımsız olamayacağını” ilan eder. Bir başka deyişle, sadece deneyimden gelen bilgi yoktur, ancak aynı şekilde sadece akıldan kaynağını alan bilgi de olanaksızdır. O halde bilgi, nesnenin kendisinden değil bilen öznenin nesneye yönelmesinden ve ona kendinden bir şey katmasından kaynağını alır. Bu devrim sadece epistemoloji ile sınırlı kalmayacak filozofun etik ve siyaset görüşleri de söz konusu özne-nesne ilişkisinin dönüşümünden pay alacaktır.

Böylece, birinci kritiğinde Kant, sadece “Nasıl biliyoruz?” sorusunu değil aynı zamanda “Neyi bilebiliriz?” sorusunu da cevaplar. Ona göre, insan aklı, deneyimin ötesinde yer alan “kendinde şey”leri bilemez, onlar ancak düşünülebilir. Bu belirlenim, aklın sınırlarını çizmek, onun olanaklarını ortaya koymak anlamına gelir ve Kant’ın kitabının başlığında yer alan “eleştiri” kavramından kastı  tam da budur. Ancak bu noktada da metafiziğin ve inancın konumuna dair yeni sorunlar belirir:.

İlk sansasyonel eserinin yayınlanmasından üç sene sonra Kant, 1783 yılında metafiziğin ortaya koyduğu yargıların bilimler kadar kesin olmasının olanağını tartıştığı Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena (Prolegomena, Zu einer jeden künftigen Metaphysik die als Wissenschaft wird auftreten können) adlı çalışmasını yayımlar. Bu kitapta Kant, sentetik aprioriyargıların olanaklı olduğu sonucuna ulaşır. O halde metafiziğin bir bilim olabilmesi için matematik ve fiziğinki gibi deneyimden gelmeyen ancak yine de bilgimizi genişleten sentetik apriori yargılar koyabilmesi gerekir. Bu ise ancak, kaynağını akıllı öznenin özerkliğinden alan, doğa belirlenimini aşarak pratik alana yasa koyan ahlak söz konusu olduğunda mümkündür. İnanç konuları ise olanaklı bilginin sınırları dışında kalacaktır. Kant, bu ayrımla inanca alan açtığını savunmaktadır. İnanç, bilim ve ahlak arasında yapılan bu ayrımlar modern felsefede çok önemli bir çığır açacak, Rönesans’tan itibaren ilk nüvelerinin görüldüğü teolojinin felsefedeki hakimiyetinin geçersizleşmesi süreci tamamlanacak ve Tanrı inanç alanına itilecektir. Bu epistemolojik dönüşüm, antropolojik ve siyasal bir devrimi de beraberinde getirir. İnsan, tür olarak sahip olduğu belli olanaklar sayesinde her an gerçekleştirilebilecek bir özerklik ve sonsuzlukla tanışır. Bu yeni evrensellik aynı zamanda dinden bağımsızlaşan yeni bir ahlak ve siyaset düşüncesini de doğuracaktır.

Devrim Heyecanı, Son Eserler ve Kant’ın Mücadelesi

1784 senesinde, üniversitede ders vermeye devam eden ve dekanlık görevini sürdüren Kant,Berlinischen Monatschrift adlı dergide, çağının güncel sorunları ile ilgili ardarda iki önemli makale yayınlar: Dünya Yurttaşlığı Açısından Evrensel Bir Tarih Düşüncesi (Idee zu einer allgemeinen Geschichte in weltbürgerlicher Absicht) ve Aydınlanma Nedir Sorusuna Cevap (Beantwortung der Frage: Was ist die Aufklärung?). Her iki makale de filozofun tarih ve siyaset felsefesi açısından belirleyici önem taşır. Cumhuriyetçi görüşlerin savunulduğu ve ebedî barış düşüncesinin ilk izlerini içeren evrensel tarih üzerine ilk makalede “toplum”, “ahlak” ve tür olarak insanın olanakları konuları tartışılır. Aydınlanma Nedir? makalesi ise Kant’ın kendi yüzyılı ile ilgili önemli tespitleri barındırır. Foucault’nun vurguladığı gibi Kant’ın metnini modern yapan şey de tam budur: Kant bu metinde ilk defa içinde yaşanılan durumun güncelliğini adlandırmaya çalışır. Böylelikle Kant, aydınlanmış bir çağda yaşanmadığını, aydınlanmaya gidilen bir çağda yaşandığını söyler ve 18. yüzyılı Aydınlanma’nın öncülerinden Kral Büyük Friedrich’in yüzyılı olarak tanımlar. Bu tespitin kendisi Kant’ın demokrasi algısı hakkında bir fikir verir. İnsanın tür olarak sahip olduğu eşitlik sayesinde, herkes kendi aklını kullanmaya cesaret ederek ergin olamama durumundan kurtulabilir; ancak Kant, bireyin tek başına bu durumdan çıkmasındansa kitlenin aydınlanmasının çok daha kolay olduğunu öne sürer. Kitleyi aydınlatma ve özgürleştirme görevi de, Kral Friedrich örneğinde olduğu gibi kendi çabasıyla aydınlanmış olan insanların öncülüğüne bırakılır. Özgürlük, kitlenin önünde aklını kullanma özgürlüğü olarak tanımlanır. Böylece halk, 17. yüzyıldaki yaygın görüşün aksine bir makineden ibaret değildir, artık o eğitilebilir bir kitledir. Halkın eğiticileri ve temsilcileri ise aklın kamusal kullanımını özel kullanımının önüne alan ve kitlenin önünde fikirlerini özgürce yayma hakkına sahip olan aydınlar olacaktır. Tüm bu düşünceleriyle yaklaşmakta olan Fransız Devrimi’nin temel ilkeleriyle paralel düşünen Kant, 1789’da “jakoben” damgasını yemek pahasına duyduğu coşku ve heyecanı gizlemez ve bütün şiddetine karşın devrimi, ilerlemenin, despotizm karşısında insanın özgürleşmesinin göstergesi olarak yorumlar. Çünkü ona göre önemli olan yaşanan olayın kendisi değil, söz konusu olayın insanların zihinlerinde yarattığı evrensel heyecandır. Kant’a göre bu evrensel heyecan sayesinde insanlık, geleceğe dair bir olanağın ayırdına varır.kant book ile ilgili görsel sonucu

Kant’ın bu süreç içerisinde ilk kritiğine eklenecek olan diğer iki kritiği, Pratik Aklın Eleştirisi (Kritik der praktischen Vernunft) ve Yargı Gücünün Eleştirisi (Kritik der Urteilskraft) adlı çalışmaları yayımlanır. Yine bu dönemde filozof iki kez üniversitenin rektörlüğüne getirilir. İlerleyen yaşıyla beraber felsefesi de artık sağlam temellere oturmuştur. Pratik Aklın Eleştirisi’nde 1784 yılında yayımlanan Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi (Grundlegung zur Methapysik der Sitten) adlı kitapta ortaya attığı “koşulsuz buyruk” kavramını ve etik görüşünü geliştirir. 1790 yılında yayınlanan Yargı Gücünün Eleştirisi adlı kitapta da estetik üzerine görüşlerini ve teleoloji sorununu ele alan Kant’ın, bu kitapta özellikle sensus communis kavramı ile estetik, etik ve siyaset arasında kurduğu bağ da dikkat çekicidir.

Kant, çağında yaşanan gelişmelere heyecan duyarken bir yandan kendi hayatında önemli bir mücadele dönemine girer. İlerleyen yaşı ile beraber bedensel ve zihinsel yetileri zayıflayan filozof, bu mücadeleden pek başarılı çıkamayacaktır. Kant’ın aydınlanmış monark olarak yücelttiği, Büyük Friedrich’in 1786’daki ölümünden sonra tahta geçen oğlu II. Friedrich Wilhelm, Kant’ın başta din üzerine olmak üzere bazı düşüncelerinden rahatsızlık duyar ve böylece kral ile filozof arasında on sene kadar sürecek bir çekişme başlar. Sonunda, II. Friedrich, Kant’ın Saf Aklın Sınırları İçinde Din (Die Religion innerhalb der Grenzen der blossen Vernunft) adlı kitabının yayımlanmasını yasaklar ve 1794’te bir mektupla filozofu çalışmalarını devam ettirmemesi yönünde uyararak kınar.

1795 yılında Kant, Ebedi Barış Üzerine (Zum ewigen Frieden) adlı çalışmasını yayımlar. Devletler arası barışın imkânı ve koşullarından bahsettiği bu çalışmasında etik, hukuk ve siyaset arasındaki ideal ilişkiden bahseder. Barışın sağlanması siyasetin görevidir, siyaset ise bunu hukuk aracılığıyla yapacak, hukuk da her zaman etiğe dayandırılacaktır. Bu çalışmasında despotizmi eleştiren Kant, tüm insanların eşitliğine dayanan cumhuriyetçi anayasayı bir kez daha savunur.

Kant’ın ürkek ve çekingen bir mücadele sürdürdüğü II. Friedrich Wilhelm 1797 yılında ölür. Aynı yıl Kant, hukuk ve siyaset düşüncesini erdem kuramıyla birleştirdiği ve güçler ayrılığı, düşünce özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi cumhuriyetçi idealleri savunduğu eseri Die Methaphysik der Sitten’i yayınlar. Bu eser cumhuriyetçi bir eserdir, ancak diğer yandan aydınlanmış bir monark idealini temsil eden egemenin, karşı konulmaz otoritesini olumlar ve isyan hakkını reddeder. 1798 yılında yayınlananFakülteler Çatışması (Streit der Fakultäten) adlı çalışmasında Kant, merhum krala gönderme yaparak, üniversite eğitiminin mevcut hükümetin politikalarıyla şekillendirilmesini, bu yüzden de bazı fakültelerin diğerlerine göre devletle olan ilişkileri ölçüsünde değerli görülmelerini eğitim adına talihsiz bir durum olarak betimler. Akademik özgürlüklerin savunulduğu bu eserde, teolojinin felsefe üzerindeki hakimiyeti eleştirilir.

 

Kant’ın Ölümü

Kant giderek, her zaman çok dikkat ettiği sağlığının bozulmaya başladığını büyük bir huzursuzlukla kabul eder. Ne yazık ki, filozofun huzursuzluğunun asıl sebebi, ölmeye başlayanın yalnızca bedeni değil aynı zamanda zihni olmasıdır. Bir mektubunda; “Yaşlanmak büyük bir günahtır; bunun için hiçbir bağışlama olmaksızın ölümle cezalandırılırsınız” der. Çevresindekilere kendisini bundan sonra bir çocuk gibi görmelerini söyler ve huysuzlukları için af diler. Öncelikle her zaman büyük bir özen ve şevkle yaptığı görevini; ders vermeyi bırakır, daha sonra yazılarına son verir. 1803 yılının ekim ayında ise ciddi bir hastalığa yakalanarak babası ile aynı kaderi paylaşır: Filozofun vücuduna inme iner. Yeni yüzyılın dördüncü senesinde, 1804‘ün 14 Şubat’ında tükenmiş olan enerjisiyle, son kez “Es ist gut” (Böyle iyi) der ve saat sabah 11’de hayata gözlerini yumar. Hava çok soğuk olduğu için donan toprağa on altı gün boyunca gömülemeyen bedenini, Königsberg halkı ziyaret etmek için sıraya girer. Kentle özdeşleşmiş olan ünlü filozof, müzik eşliğinde toprağa verilir, mezar taşına ise şu sözleri yazdırılır: “Her zaman taze kalarak artan hayranlık ve huşu ile beraber, ruhun doyumunu, düşünce onlarla ne kadar sık ve daimi olarak ilgilenirse o kadar çok gerçekleştiren iki şey vardır: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası.”

Kant’ın ölümünden yaklaşık üç ay sonra, yaşamının son günlerine kadar büyük bir heyecanla takip ettiği Fransa’da, önce halkın desteğiyle başa geçen, sonra imparatorluğunu ilan ederek cumhuriyeti fesheden Napoléon Bonaparte’ın dönemi başlayacak, Code Civil yayımlanacak, halk hareketinin kazanımları yeni imparatorlukla kaybedilecektir. Felsefede ise Kant’tan çok etkilenen Schelling, Fichte ve Hegel’in düşünceleriyle Alman İdealizmi hüküm sürecektir.

Kant, hayatı boyunca düşünce ve eylem arasındaki gerilimi sonuna kadar hissetmiş bir filozoftur, ancak tercihini her zaman düşünce yönünde kullanmıştır. Çünkü o, devrim hakkındaki görüşlerinden anlaşıldığı gibi, tek bir bireyin toplumsal olanı değiştirmesi konusunda umutsuzdur. Ona göre, ancak insanlar kitleler halinde aydınlandığı zaman düşünceler gerçekliğe etki edebilecektir. Bunun olması için ise düşüncenin çağları aşan gücünün zihinlerdeki heyecan ve umudu yaratması gereklidir. Kant, bir yandan monarşinin tahakkümü altında sessizce üretmeye kendini adamışken, diğer yandan eserlerinde otoriteye paye bırakarak da olsa cumhuriyetçi idealleri ve özgürlüğü savunmuştur. Zira onun için en büyük pratik, düşünmenin kendisi olmuştur. Ne var ki yaşadığı yüzyıl, özgürlüğün bayrak açtığı ama sonunda yine hep kralların kazandığı bir yüzyıldır ve Kant’ın ideal olanın büyüsünden duyduğu huşu ile gerçekliğin radikal eleştirisine yeltenemediği yerde onun düşüncesindeki özgürlük tohumları hala yeşermeyi beklemektedir.

viraverita.org

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Thomas Hobbes (1588-1679)

5 Nisan 1588 – 4 Aralık 1679

Doğum: Malmesbury, Wiltshire, İngiltere – Ölüm: Derbyshire, İngiltere

Hayatı ve Felsefesini Oku»

Alexander Gottlieb Baumgarten 

 17 Temmuz 1714-27 Mayıs 1762

Doğum: Berlin, Almanya – Ölüm: Frankfurt (Oder), Almanya

Alman filozofu. 17 temmuz 1714’te Berlin’de doğdu; 26 mart 1762’de Oder üzerindeki Frankfurt’ta öldü. Halle’de Tanrıbilim ve felsefe okudu, okuttu. 1738’de Frankfurt Üniversitesine profesör oldu. Bir taraftan Latin şiir ve belligatini okuturken diğer taraftan da Wolf felsefesini inceleyen genç Baumgarten, daha yirmi bir yaşındayken 1735 eylülünde doktora tezi olarak Meditationes Philosophieoe de Nonnullis ad Poeme Pertinentibus (Hane, Magdeburgicae, 1735) adlı eserini yazdı. Bu eseri, B. Croce, 1900’de Napoli’de yeniden bastırdı.

Baumgarten, bağımsız ve ayrı bir bilim adı olarak ‘Estetik’ sözcüğünü kullandı. Kendisine profesörlük kürsüsünü sağlayan Esthetiea adındaki bu eseridir ki, birinci cildi 1750’de, ikincisi 1758’de basılmış, fakat hastalığı ve ölümü yüzünden eser yarım kalmıştır. Baumgarten, doğrudan doğruya Leipniz ve Wolf’un çırağıdır. ‘Monadoloji’ ve ‘Ezeli Ahenk’e, Wolf’tan fazla bağlıdır. Yalnız Baumgarten, bu hipotezi fiziksel akımla (influx) uzlaştırmaya çalışmak suretiyle çelişikliğe düşmüştür. Onun felsefeye yaptığı hizmet, ‘güzel’ teorisini felsefi bilimlerden ilk kez ayırmış olmasıdır. Bir ayrı bilim olarak ileri sürdüğü ‘Estetik’in planını çizmiş ve başlıca kısımlarını açıklamaya çalışmıştır. Wolf, felsefeyi iki bölüme ayırmıştır:

1. Teorik felsefe, ki bunda mantık ve metafizikle bunun kısımlarını teşkil eden ontolo­ji, kozmoloji, psikoloji ve doğal Tanrıbilim vardır. 2. Pratik felsefe, ki bu, ahlak, doğal hukuk, politika ve ekonomiden ibarettir. Baumgarten, bu sistemde bir açıklık olduğuna inanır. Ona
göre, insan bilgisi, bilgiden az çok kaçan algılarla bilginin açık ve seçik bir surette yakalayabildiği tam algıdan (aperception) oluşmuştur.

Aesthetica by Alexander Gottlieb ile ilgili görsel sonucuMantık, sadece bu tam algıyla uğraşır. Şu halde birincisiyle özel olarak uğraşan ayrı bir bilime ihtiyaç vardır. Yani, bir ‘Estetik’, bir ‘Aşağı Mantık’, bir ‘Duyum Teorisi’ veya ‘Duyumsal Bilgi Teorisi’ lazımdır. Bundan sonra da Baumgarten, insan ruhunda konusunu, belirsiz algıları kaplayan sezgi, duyulur sezgi (intuition sensible), bir duysal hafıza (memoire sensitive), bir hayal gücü, bir yargılama fakültesi teşkil eden bir ‘Aşağı Akıl’ kabul eder. Bize tam algı üzerine kurulmuş mantıksal bilgiyi veren fakültelerin hepsine, duyumların bilimsel bilgilerini veren birtakım benzer fakülteleri, daha aşağı bir sırada olmak üzere karşı koyar. Baumgarten, estetiği ‘duyumsal bilgiler bilimi’ olarak tanımlar. Bu duyumlar, bilginin konusu ise, eskilerin zihinsel (mental) olanlardan özenerek ayırt ettikleri duyumsal olgulardır (Meditationes Philosophieoe de Nonnullis ad Poeme Pertinentibus 28, 1 16).

‘Mantık’ gerçeğe; ‘Estetik’ ise, güzelliğe bağlıdır; ve bunun konuları bütün sanatları kapsar. Bunu psikoloji ile karıştırmamalıdır. Este­tik, bağımsız bir bilimdir ki, duyulur bilginin kurallarını verir (adı geçen eser, 1 15). ‘Güzel’ ise, duyulur bilginin yetkinliğidir (perfection). Bunun karşıtı, yetkin olmamak ve çirkinliktir (Esthetiea, 1 4). ‘Güzel’, tözel (substentiel) bir algıya bağlı olarak duyularla algılanır: Ve bu algının arkasında ancak belirsiz bir tasarım bırakır. Bu suretle adeta ‘güzel’j cisimlendiren Baumgarten, onu ‘doğru’ ve ‘iyi’ gibi yetkinliklerden ayınr. Ona göre ‘doğru’, algıcın (entendement) bizi peşinden koşturduğu saf bilginin konusudur. ‘İyi’ ise, kendisine irademizin yöneldiği şeydir. ‘Güze!’, bir yetkinlik şekli olduğu için, ilke bakımından doğru ve iyi ile özdeştir. Onlardan farkı, sadece kendilerini tanımamız bakımındandır. Denebilir ki, güzel ve iyi, algıcın doğru şeklinde gözükür. Güzel ve doğru, irade için iyi; doğruyla iyi ise, duyulan algı için güzeldir; öten kuşun kulak için ses’ten, göz için renkler ve şekillerden başka bir şey olmadığı gibi.
Baumgarten, ‘yetkin’i, genel olarak, “bir şeyin kendi kavramıyle uygunluğu” diye tanımlar; ve bir nesnenin güzelliğini, kendini meydana
getiren bütün kısımlarla birlikte gösterdiği ahenkten ibaret görür ve evreni madde ile ruh arasındaki öncel düzenin bir ürünü
sayar: Leibniz’in görüşünden hareket ederek doğayı, yetkinliğin en yüksek bir cisimlenmesini (incarnation) gibi kabul eder ve doğayı taklit etmeyi en yüksek bir amaç, hatta sanatçılara teklif edilebilecek olan tek amaç sayar. Baumgarten, duyulur bilgiyi, maddelerin ve nesnelerin bilgisinden çıkarır. Bu suretle çirkin şeylerin güzel ve güzel şeylerin çirkin düşünülebileceğine inanır (adı geçen eser, 18). Ona göre, şairce tasarımlar, karışık veya hayal gücüyle ilgili tasarımlardır. Seçiklik, yani zihne uygunluk, şiiri ilgilemez. Bireyler ise, yüksek bir surette şiiri ilgiler. Hayaller ve duygularla ilgili olan şeyler de şiirle ilgilidir. Duyulan ve hayal edilen tasarımların yargısı 􀵭zevk’tir (gout) (Meditations, 92).

Özet olarak Alman bilginlerine göre Baumgarten,  ‘Estetik’in babasıdır. Güzel’in doğru ve iyiden farkını kavramış ve kendinden sonra
gelen estetikçilere yol göstermiştir. Her ne kadar Kant da, Salt Aklın Eleştirimi adlı eserinde ‘Estetik’ teriminden söz etmişse de o, bu sözcüğü, duyarlıkla duyuları incelemek için kullanmıştır; diğer bazı bilginler, kendisine değer vermekle birlikte ‘Estetik’i, onun kurmadığını iddia ederler. Gerçekte de bu bilimi kuran Eflatun’dur. Yalnız bu filozof, ‘Estetik’ adını koymuş değildir. Efiatun, Phedre ve Hippeas’ında ‘güzel’le ‘iyi’yi karıştırmışsa da, Baumgarten, ‘güzel’in ayrı bir inceleme konusu olduğunu, bu konuyla
uğraşmış olan bütün filozofları ve daha çok WoIf’un öğrencilerini çok geride bırakacak kadar derin çözümlemelerle ispat etmiştir. Hatta
Baumgarten’in bu bilime vermiş olduğu ad’a da itiraz ederler. Çünkü o, ‘güzel’i duyulara hitap eden nesnelerin bir niteliği saydığından
ve ‘güzel’i bir bulanık (confus) algıya, yani duyguya (sentiment) dönüştürdüğü içindir ki, bu bilime ‘Estetik’ adını vermiştir. Wolf’un sisteminde açıklık (cIarh􀗼) ancak mantığı ilgileyen düşüncelerde var olabilir. Şu halde güzel duygusu, sabit kurallarla sınırlanmaya elverişli değildir. WoIf’un şekilciliğinden (formalisme) kurtulmadığı içindir ki Baumgarten, ‘güzel’in gerçek niteliğini ve bunu temsil eden bilimin sınırlarını çizememiştir. Hayal gücüyle zihni, bulanık bilgiyle 􀵮eçik bilgiyi açık olarak ayırt edememiş, estetik gerçekleri, ne tamamıyle doğru, ne de tamamıyle yanlış saymış, belki onun gerçeğimsi (vraissemblable) olduğunu ileri sürmüştür. Şiir fakültesini açıklamakta da bazı yanılmalara düşmüştür. Baumgarten, estetiği, ilkçağ retoriğine bağlamış; yeni bir bili’m olarak koyduğu yeni ad’a rağmen, Aris­to, Çiçeron, Zenon . . . vb. nın eski düşüncelerinden kurtulamamıştır (B. Croce, Esthetique, Paris, 1904, Fransızca çevirisi H. Bigot, s. 208- 2 16).

Baumgarten, Wolf’un ahlak felsefesine uyguladığı yetkinlik düşüncesini değiştirmek suretiyle ‘Estetik’e uygulamıştır. Yani, güzel’i iyi’
den tam olarak ayıramadığı için, bu iki bilimi birbiriyle karıştıran eski yanılmalardan da kurtulamamıştır; ve düştüğü çelişmelerden
kurtulmak için ileri sürdüğü düşünceler yüzünden çeşitli çıkmazlara girmiştir. Baumgarten’in ardılları, kendisinin karışık düşüncelerini anlaşılır bir duruma getirebilmek için öyle düşüncelere baş vurdular ki, ‘Estetik’ten tinsel (spirituel) güzellik uzaklaştınImış
ve bu bilim, yalnız duyulur (sensible) güzellikle uğraşan bir bilgi halini almıştır. Bütün şu eleştirilere rağmen Baumgarten’ın teo­
risi büsbütün değersiz değildir. Onun ‘Estetik’ tarihinde özel bir yeri vardır. İleri sürdüğü düşüncelerle, sanatçının akli kurallardan ayrılarak yaratıcı faaliyetine bir bağımsızlık kazandırmaya hizmet ettiği gibi, bir hayli yeni terim icat ederek Alman felsefe dilinin genişle­ mesine de hizmet etmiştir. Onun koyduğu terimleri daha sonra Kant da kullanmıştır. İlk kez Leibniz’de görülen öznel (subjectif) ve nesnel (objectif) sözcüklerini felsefeye mal eden Baumgarten’dir.

Adı geçen eserlerinden başka:

Estetik,

De NonniIlis ad Poema Pertinentibus (Halle, 1 735),

Methaphysica (Halle, 1 739) (Bin paragrafı kapsayan bu eseri, birçok filozoflardan başka Kant da derslerinde bir elkitabı olarak kullandı) ,

Ethica Philosophica (Halle, 1 740) ,

Initia Philosophioe Praticoe Primoe ( 1760),

Acroasis Logica in Chr. Wolf (Halle- 1 765),

Ölümünden sonra öğrencileri, Philosophia Generalis cum Dissertatione Prooemiali de Dubitatione et Certitudine (Haııe – 1770) ve jus Naturae (HaIIe, 1 765) adında iki eserini bastırmışlardır,

Sciographia Encylop., Ph ii., (1769). B k z . Meier, Baumgarıen’ı Leben (1763),. Th. Abbt, Baumgarten’ı Leben und Charakler ( 1 765) ; H. G. Meyer, Leibniız und Baumgarten’ı alı Begrun. der Deutchen Aeıthıik ( 1 8 74) ; J. Schimidt, Leibnitz ımd B(Jumgarten ein Bejtrag zur Geıch. der Deutıchen Aeıthetik ( 1 8 7 5 ) ; Max Scheiler, Aeııhetik alı Philoıophie deı Schönen und der Kum (1 872) ; Fr. Th. Vischer. Aeııhetjk, Oder IViHechafl deı Schönen ( 1 8 4 6’dan 1 85 8’e kadar) ; Robert Zimmermann, Geıch. der Aeııhe/ik alı Philoıophiıcher iv iHenıchafı ( 1 8 5 8) ; Ed. Zeller, Geıchichle der Deuıchen Philoıophie ıeif Leibniız ( 1 8 7 3 ) ; Kuno Fischer, Geıch. der Neuren Philoıophie (c. II, 1 8 67) ; E. Bergmann’ın Alman Bııetiğinin Baumgarten ve Me;er Tarafmdan KuruImaJı ( 1 9 1 1 ) ve Platner’in XVIII. Yüzyılın Sanat Felsefesi (Leipzig, 191 3) adlı eseri; H. G. Petess, Die .1ılhetik (Leipzig, 1 934).

Hayatı ve Felsefesini Oku»

 Montesquieu 1689-1755

Montesquieu’yü belirli bir disiplin içine almak neredeyse imkânsızdır. Edebiyat, hukuk, felsefe, tarih ve siyaset bilimine katkıda bulunmuştur.

Ancak “Kanunların Ruhu” adlı eseriyle ortaya koyduğu kuramsal yaklaşım itibariyle sosyoloji alanı içerisine kabul edilebilecek ve hatta önceller arasına alınması gereken bir isimdir.“Eğer sosyolog toplumsalı olduğu gibi, bilimsel tanımak niyetiyle tanımlanırsa, o zaman Montesquieu da Comte kadar sosyologdur.” (Aron, 2010, s. 25) Ama onun kurucu sosyologlardan çok önemli bir farkı vardır; ilerlemeci değildir. “Montesquieu bir anlamda, klasik düşünürlerin sonuncusu, bir başka anlamda, sosyologların ilkidir.” (Aron, 2010, s. 54)

Hayatı ve Felsefesini Oku»
All Listing Types All Locations Zaman

Filozoflar